21 Haziran 2013 Cuma

Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Ben hiçbirinden anlamam. Ben sadece hızlı yazarım. Çok hızlı yazarım. "Yaz kızım!" yazarım. Klavyeye bakmadan yazarım. Bazen ekrana bakmadan yazarım. Yazarım yani. Hızlı.
Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Ben hiçbirinden anlamam. Ben sadece belamı bulurum. Saatlerce ararım dururum. Ama bulurum. Bulmadan bırakmam. Bırakırsam o beni bulur. Fena bulur o zaman. O beni fena bulacağına ben onu iyi bulurum. Geçen bıraktım, buldu. Biz birbirimizi bulmak için yaratılmışız yani. Net.
Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Bazen 1.3 megapiksellik bir fotoğraf gelir de beynindeki binlerce terabytelık anının ortasına lönk diye otrurur. Terabytelık anılarım var benim. Bir tükanım olsaydı, belki de bir tükan tabelası olsaydım "6 haftada terabytelık anı yapılır. İsteğe göre terabytelı kanı yapılır." yazardım vitrinine, olurdum vitrinde.
Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Ben unutkan biriyim. Şikayet etmem de bundan. Unutamamaktan korkarım. Alzheimer olmaktan da korkarım. Neden korktuğumu unutmaktan korkarım. Korkularımı unutunca, en sessiz köşeden "BÖH!" diye karşıma çıkmalarından korkarım. En çok hem de. Korkağım yani. Unutkanım da gerçi. Korkak mıyım unutkan mı? Bu paragraf amacından şaştı. Enter.
Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Eskiden ben geceydim. Şimdi gündüz oldum. Küfreden bir gündüz oldum. Olduğu her dakikaya tükürmek isteyen gündüz. Eskiden ben geceydim. Süslü püslü böyle. Geceydim de, ay olmak isterdim doğrusu. Vurayım babacan bir tokat gibi sevişenlerin yüzlerine diye. Gün ışığının netliği olacağıma ay ışığının şehveti olurum. Olmaz mıyım? Olmam. Olamam. Çünkü
Pikseller, megalar, bitler, gigalar, bytelar.
Çünkü onlar ne olmanı isterse sen onu olursun. Olmak zorundasın. Olmazsan olursun. Olmazsan ölürsün. Çok kritik ayrımlar bunlar yavrum çok. Uçurumlar yani. Türkçe Q klavyen varsa ölürsün yoksa olursun. Öyle işte.
P, M, B, G, B
Bükemiyorsan o bileği, öpeceksin. Gerekirse uğruna öleceksin.

01000111 01101111 01101011 01111001 01110101 01111010 01110101 01101110 01100100 01100101 00100000 01110000 01100001 01110100 01101100 01100001 01101101 01100001 01101100 01100001 01110010 00100000 01101111 01101100 01110101 01111001 01101111 01110010 00101110 00100000 01001011 01101001 01111001 01100001 01101101 01100101 01110100 00100000 01100111 01100101 01101100 01101001 01111001 01101111 01110010 00101110 00100000 01000010 01100101 01101100 01101011 01101001 00100000 01100010 01100101 01101110 01101001 00100000 01100001 01100110 01100110 01100101 01110100 01101101 01100101 01101011 00100000 01101001 01110011 01110100 01100101 01110010 01110011 01101001 01101110 00101110 00100000 01000111 01101111 01101011 01110100 01100101 01101110 00100000 01100010 01101001 01110010 00100000 01000001 01100100 01100101 01101101 00100000 01100100 01110101 01110011 01110100 01110101 00101110 00100000 01000010 01110101 00100000 01100101 01101100 01101101 01100001 01101100 01100001 01110010 01101001 01101110 00100000 01100010 01100001 01110011 01101001 01101110 01100001 00100000 01100111 01100101 01101100 01100101 01101110 00100000 01100101 01101110 00100000 01101011 01101111 01110100 01110101 00100000 01110011 01100101 01111001 01100100 01101001 00101110 00100000 01000111 01101111 01101011 01110100 01100101 01101110 00100000 01100010 01101001 01110010 00100000 01100001 01100100 01100001 01101101 00100000 01100100 01110101 01110011 01110100 01110101 00101110 00100000 01000010 01110101 00100000 01100010 01100101 01101110 01101001 01101101 00100000 01100010 01100001 01110011 01101001 01101101 01100001 00100000 01100111 01100101 01101100 01100101 01101110 00100000 01100101 01101110 00100000 01101001 01111001 01101001 00100000 01110011 01100101 01111001 01100100 01101001 00101110

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Stuff like that

Böyle de bir oluşum varmış meğer. İlginç yani.
https://soundcloud.com/stufflikethatmusic

22 Nisan 2013 Pazartesi

Stuff Like That...

Grup kurduk! Güzel gelişmeler yani. Adını da "Stuff Like That" koyduk. Umuyorum ki yakında eli yüzü düzgün işler yapmaya da başlayacağız. Şimdilik evde eğlendiğimiz bir günden kalma şöyle bir kayıt var:

https://soundcloud.com/arkhe-4/stuff-like-that-volcano-d-r

Damien Rice - Volcano
Akustik gitar: Arda
Elektro gitar: Murat
Vokal: Mine

Dip not: Eleştiri candır.

6 Nisan 2013 Cumartesi

Gaz Lambası

Ben çocukken sık sık elektrikler kesilirdi.
Bir saat. İki saat.. Üç saat...
"Lüks"ü yakardık. Bu şeyin adı neden lüks diye düşünürdüm. "Herhalde herkesin alabileceği bir şey değil. Lüks içinde yaşayanlar alabiliyor galiba." diye düşünürdüm. Çocuk beyni işte. Latinceden bihaber.
Babam evdeyse bize hikayeler anlatırdı. Gençliğinden, çocukluğundan filan. Elektriğin olmadığı zamanlardan yani. Çok eğlenirdik. Eğlenceli adamdır yani babam. Ama biraz da... Neyse. Çok eğlenirdik işte.


Elektrikler geldiğinde televizyonun kırmızı ışığı yanar ve muhtemelen tüpünden gelen tıpısss diye bir ses çıkardı. Hemen televizyon açılırdı yani. Muhabbete balta inerdi. Dugdugudugdugdugudugdum. Show TV. Üzülürdüm ben karanlığın gittiğine, luxun söndüğüne.

İşte o zamanlar ya hepten kaybolmak ya da geri gelmek üzere. Şimdi düşündüm de hangisini tercih ederdim bilmiyorum.

17 Aralık 2012 Pazartesi

Hangi kılığa bürünürse bürünsün, ifade edilen her şey arkasında itiraflar saklar. Çekmecede çürüsün ya da haykırılsın. Fark etmez. Tükürülen her düşünce, insanın kendine katlanma ihtimalini artırır; kendi pisliğinde boğulmasını önler.

Benzer şeyleri ifade eden pek çok kişi, artık o şeyleri 'katlanılması' gereken bir şey olmaktan çıkarır ve normale dönüştürür. Bugün bahsetmeye değer bulmadığımız pek çok şey, 10 sene önce birileri tarafından utanılarak ifade edilmişlerdi.

12 Ağustos 2012 Pazar

Her şeyin bir bedeli mi vardır?

Tim Burton'ın yönettiği Big Fish (2003)'ten:

Norther Winslow: I've been working on this poem for 12 years.
Edward: Really?
Norther Winslow: There's a lot of expectation. I don't want to disappoint my fans... The grass so green, skies so blue, Spectre is really great.
Edward: It's only three lines long.
Norther Winslow: This is why you should never show a work in progress.

Keşke huzurlu ve mutluyken de bir şeyler üretebiliyor olsaydım.

17 Mayıs 2012 Perşembe

İMDAT ZİLİ

Canı sıkkındı. Tünel meydanında biraz oturmaya karar verdi. Tramvay durağında gölgede kalan yeri gözüne kestirdi ve oraya doğru yürümeye başladı. Üç adım kalmıştı ki, alnında damla damla terler birikmiş, kırmızı yanaklı şişman bir adam, oturmaya niyetlendiği yeri kaptı. Sinirlendi. Adam şişman olmasaydı  ya da en azından terlememiş olsaydı daha az sinirleneceğini fark edince hayatı boyunca savunduğu şeylerin temelsiz olduğunu anladı; o an şartlar gerektirdiği için savunduğu şeylerdi bunlar. Adını hatırlamadığı bir yerde okumuştu: "Vajina penisin şeklini alır." Okuduğunda nedenini anlamaksızın rahatsız olmuştu ama tam da şu an aklına gelmesi tesadüf olamazdı. Daha çok canı sıkıldı. Banklara oturmaya karar verdi. Bankların sırtı meydana dönüktü ve ön tarafları ile dükkanlar arasında taş çatlasın iki metre mesafe vardı. Oturduğu yerden meydandan geçen insanları görmek istiyordu. Şişman adamın siyah tişörtündeki beyaz tuz çizgilerine bakmak istiyordu. Kendinden daha acınası olma ihtimali olan insanlar görmek, hayatının en önemli teselli cümlesine şahit olmak istiyordu. "Her zaman daha kötüsü vardır."

Onun yerine kafelerde vitrin objesi gibi sergilenen üç beş fiyakalı herifi görmek zorundaydı. Dükkanın kalitesini belli eden müşteri, sergilenmeye layıktı. Yalan! Aslında sergilenen kişi kendisiydi. Biliyordu, çünkü cebinde 'Bir Winston Light lütfen'lik parası vardı. Oysa vitrindeki herifin masasının üstünde Malbuş'uyla Zipposu duruyordu. Klişeler teker teker aklına hücum etti. "Para mutluluğu satın alamaz" Parası olmasa da mutlu değildi. "Para mutluluğu satın alamaz ama mutlu olacak imkanları satın almanızı sağlar." Derdi mutlu olmak da değildi. Televizyonda yoga yapan taş ablalar gibi derin ve sakin bir nefes alabilseydi iyiydi. Huzur; aradığım kelime bu. Sonunda rahatsız oldu ve ne ara yaktığını hatırlamadığı bilmem kaçıncı sigarasını bitirmeden yere fırlattı. Kalktı. Sigaranın üzerine bastı ve Şişhane'ye doğru yürümeye başladı.

Sırt çantası ağırdı. Hiçbir zaman bagajsız insanlardan olamayacağını biliyordu. Garanticiydi, ya lazım olursacıydı. İstiklal Caddesi'nden meydana çıkmak yerine Şişhane metroya binmeye karar verdi. Metro girişine geldiğinde burnuna kahve kokusu geldi. Yanındaki kadın elinde karton kahve bardağıyla yürüyordu. Karton bardak. Modern zamanların objesi. Aklına biraz ilerideki Kahve Dünyası geldi. Canı kahve çekmişti. Şöyle manzaraya bakıp bir keyif kahvesi içebilirdi. Keyif kahvesi? Keyif kahvesi, içince keyif mi verir yoksa insanın keyfi yerindeyken mi içilir?

Manzaraya bakan masalardan birine oturdu, gelen yaşlıca kadın garsona siparişini verdi ve beklemeye başladı. Manzarayı izlemek yerine ahşap döşemelerin sehimlerine bakıyordu. Aniden aklına cebindeki para geldi. Ya bir keyif kahvesi içecekti ya da akşama bir paket sigara alabilecekti. Garsona görünmemeye çalışarak kalkıp hızlı adımlarla yeniden metroya doğru yürüdü. Zaten keyfi de yoktu. Basitçe siparişini iptal etmek yerine sinsice uzaklaşmıştı. Belki de garson kadının çenesindeki bene uyuz olmuştu.

Metronun girişine geldi. Yürüyen merdivenlerden yukarı çıkanı bozulmuştu. Aşağıya inmekte olduğu için şükretti. Şükretmekle ilgili bir sorunu yoktu aslında, sadece kafası karışıktı; neye şükretmesi gerektiğini bilmiyordu. Metronun gelmesine 9 dakika vardı. "Hassiktir! Tren daha yeni kalkmış." diye düşündü. Aşağıya indi. Rahatsız, demir banklara oturdu. Bir kez daha oturduğu banktan memnun değildi. Otururken öne doğru kaykıldı ve kafasını bankın sırtlığına dayadı; tavanı incelemeye başladı. Kim bilir kaç firma bu ihaleyi almak için kapışmıştı, ne pislikler dönmüştü. Sonuç bu! Ucuz teklifler, kalitesiz malzemeler, kötü işçilik ve belediyece mucizevi sonuçlar. Kendi hayatına kaydı düşünceleri. Çalıştığı yer, birlikte zaman geçirdiği insanlar... Kendi dahil kimse beş para etmezdi. "Önce kendimi düzeltmeliyim!" dedi sanki yeni bir şey bulmuş, bunu ilk kez düşünen kişiymiş gibi. Yanında oturan adam kafasını biraz çevirip ona doğru baktı. Sonra umursamaz bir tavırla önüne döndü.

... ve tren geldi. İnsanlar trenden indiler. İnsanlar, insanların trenden inmesini beklemeden trene bindiler. Dedesiyle yürüyen bir kız çocuğu trenden çıkarken hırkasını düşürdü. Trene binmekte olan iki arkadaştan biri bunu görüp "Abi götürsene şunu şu herife" dedi. Diğeri "Ne uğraşıcam lan!" derken, o bunu duydu. Yerden kaptığı hırkayı koşarak adama götürdü. Adam teşekkür etmedi ama gülümsedi. Yine de o kendini bir kahraman gibi hissediyordu artık. Trene bindiğinde "Ne uğraşıcam lan'" diyen adamın karşısına oturdu ve gözlerini adama dikti. Çok kahramanca! Bir an için adamla göz göze geldi. Adamın utanacağını düşünmüştü ama adamın utançtan mahrum bakışları karşısında ezildi. Kendini çok çaresiz hissetti. Bir an için bir şeyleri değiştirebilecek kadar kudretli olmanın romantik hayaline kapılmıştı. Hikaye! Hepsi hikaye. Aslında kendi dahil hiçbir şeyi değiştiremezdi. Her seferinde 40 kiloluk çuvalları taşıyarak 5 kat merdiveni 192 kere inip çıkan 17 yaşındaki çocuklar, o ne kadar ağlarsa ağlasın günde 60 lira alarak bu işi yapmaya devam edeceklerdi. Kendini kandırıyordu: "En azından hala bu durum beni ağlatabiliyor!" İnsanlar bunu çok sık yapıyorlardı: İşin orospusu olamadıkları, olmayı başaramadıkları için döktükleri gözyaşlarını iyi bir şey sanıyorlardı. Hiçbir işe yaramayan ağlama krizleri. Hiçbir şeyi değiştirmeyen... İşini iyi yapan bir şantiye mimarı olabilirdi. İşçilerle arasındaki profesyonel samimiyeti koruyan, tatlı sert üslupla konuşan bir şantiye mimarı. Ama en azından vicdan mastürbasyonu olmaktan öteye gidemeyen gözyaşlarını akıtmamış olurdu. Hiçbir işe yaramayan bir ağlama krizi. Yine. Etrafına bakındı. Kimse ne ağladığının ne de kahramanlığının farkındaydı. Gözüne bir yazı ilişti: "İMDAT ZİLİ. Gereksiz yere kullananlar cezalandırılır." Kalktı. Zili koruyan küçük camı yukarı itti ve zile bastı. Tren zil sesiyle inlerken insanlar ona bakıyordu. Nihayet! Tren yavaşladı ve durdu. Zaman akarken hayat Şişhane-Taksim Meydanı arasında bir yerlerde askıya alındı. Şimdilik.

24 Nisan 2012 Salı

Where do my bluebird fly? - The Tallest Man on Earth

Anne! Ben dünyanın en uzun adamına aşık oldum!


20 Mart 2012 Salı

Dünyam tersine döndü. Dünyam alt üst oldu.

Artık sabah 8'de yatmıyorum; uyanıyorum. Selam Güneş!

İşe başladım. Hayırlı olsun 'canım'. Teşekkürler.

Ben evden çıktığımda BİM açmamış oluyor daha. Eskiden ben uyandığımda kapatmış oluyordu. Yine de BİM'in açık olduğu saatlere yetişemiyorum. Dünyam tersine döndü ama değişen hiçbir şey yok.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Kendimi değiştirebilecek olsaydım, insanların bana anlattıkları problemleri dinlerken, havaya gerçekle uzaktan yakından alakası olmayan "anladım"lar saçmak yerine, onları gerçekten rahatlatacak cümleleri bulabilecek biri haline gelebilmek isterdim. Bunu yapabilmeyi büyük çoğunlukla kendim için isterdim aslında. Üzgün ama üzüntüsünün çözümü olmayan biri karşısında hissedilenler, bir insanın hissedebileceği en yoğun çaresizlik hissi olmalı. Çoğu zaman anlık olsa bile.
Web Statistics