17 Mayıs 2012 Perşembe

İMDAT ZİLİ

Canı sıkkındı. Tünel meydanında biraz oturmaya karar verdi. Tramvay durağında gölgede kalan yeri gözüne kestirdi ve oraya doğru yürümeye başladı. Üç adım kalmıştı ki, alnında damla damla terler birikmiş, kırmızı yanaklı şişman bir adam, oturmaya niyetlendiği yeri kaptı. Sinirlendi. Adam şişman olmasaydı  ya da en azından terlememiş olsaydı daha az sinirleneceğini fark edince hayatı boyunca savunduğu şeylerin temelsiz olduğunu anladı; o an şartlar gerektirdiği için savunduğu şeylerdi bunlar. Adını hatırlamadığı bir yerde okumuştu: "Vajina penisin şeklini alır." Okuduğunda nedenini anlamaksızın rahatsız olmuştu ama tam da şu an aklına gelmesi tesadüf olamazdı. Daha çok canı sıkıldı. Banklara oturmaya karar verdi. Bankların sırtı meydana dönüktü ve ön tarafları ile dükkanlar arasında taş çatlasın iki metre mesafe vardı. Oturduğu yerden meydandan geçen insanları görmek istiyordu. Şişman adamın siyah tişörtündeki beyaz tuz çizgilerine bakmak istiyordu. Kendinden daha acınası olma ihtimali olan insanlar görmek, hayatının en önemli teselli cümlesine şahit olmak istiyordu. "Her zaman daha kötüsü vardır."

Onun yerine kafelerde vitrin objesi gibi sergilenen üç beş fiyakalı herifi görmek zorundaydı. Dükkanın kalitesini belli eden müşteri, sergilenmeye layıktı. Yalan! Aslında sergilenen kişi kendisiydi. Biliyordu, çünkü cebinde 'Bir Winston Light lütfen'lik parası vardı. Oysa vitrindeki herifin masasının üstünde Malbuş'uyla Zipposu duruyordu. Klişeler teker teker aklına hücum etti. "Para mutluluğu satın alamaz" Parası olmasa da mutlu değildi. "Para mutluluğu satın alamaz ama mutlu olacak imkanları satın almanızı sağlar." Derdi mutlu olmak da değildi. Televizyonda yoga yapan taş ablalar gibi derin ve sakin bir nefes alabilseydi iyiydi. Huzur; aradığım kelime bu. Sonunda rahatsız oldu ve ne ara yaktığını hatırlamadığı bilmem kaçıncı sigarasını bitirmeden yere fırlattı. Kalktı. Sigaranın üzerine bastı ve Şişhane'ye doğru yürümeye başladı.

Sırt çantası ağırdı. Hiçbir zaman bagajsız insanlardan olamayacağını biliyordu. Garanticiydi, ya lazım olursacıydı. İstiklal Caddesi'nden meydana çıkmak yerine Şişhane metroya binmeye karar verdi. Metro girişine geldiğinde burnuna kahve kokusu geldi. Yanındaki kadın elinde karton kahve bardağıyla yürüyordu. Karton bardak. Modern zamanların objesi. Aklına biraz ilerideki Kahve Dünyası geldi. Canı kahve çekmişti. Şöyle manzaraya bakıp bir keyif kahvesi içebilirdi. Keyif kahvesi? Keyif kahvesi, içince keyif mi verir yoksa insanın keyfi yerindeyken mi içilir?

Manzaraya bakan masalardan birine oturdu, gelen yaşlıca kadın garsona siparişini verdi ve beklemeye başladı. Manzarayı izlemek yerine ahşap döşemelerin sehimlerine bakıyordu. Aniden aklına cebindeki para geldi. Ya bir keyif kahvesi içecekti ya da akşama bir paket sigara alabilecekti. Garsona görünmemeye çalışarak kalkıp hızlı adımlarla yeniden metroya doğru yürüdü. Zaten keyfi de yoktu. Basitçe siparişini iptal etmek yerine sinsice uzaklaşmıştı. Belki de garson kadının çenesindeki bene uyuz olmuştu.

Metronun girişine geldi. Yürüyen merdivenlerden yukarı çıkanı bozulmuştu. Aşağıya inmekte olduğu için şükretti. Şükretmekle ilgili bir sorunu yoktu aslında, sadece kafası karışıktı; neye şükretmesi gerektiğini bilmiyordu. Metronun gelmesine 9 dakika vardı. "Hassiktir! Tren daha yeni kalkmış." diye düşündü. Aşağıya indi. Rahatsız, demir banklara oturdu. Bir kez daha oturduğu banktan memnun değildi. Otururken öne doğru kaykıldı ve kafasını bankın sırtlığına dayadı; tavanı incelemeye başladı. Kim bilir kaç firma bu ihaleyi almak için kapışmıştı, ne pislikler dönmüştü. Sonuç bu! Ucuz teklifler, kalitesiz malzemeler, kötü işçilik ve belediyece mucizevi sonuçlar. Kendi hayatına kaydı düşünceleri. Çalıştığı yer, birlikte zaman geçirdiği insanlar... Kendi dahil kimse beş para etmezdi. "Önce kendimi düzeltmeliyim!" dedi sanki yeni bir şey bulmuş, bunu ilk kez düşünen kişiymiş gibi. Yanında oturan adam kafasını biraz çevirip ona doğru baktı. Sonra umursamaz bir tavırla önüne döndü.

... ve tren geldi. İnsanlar trenden indiler. İnsanlar, insanların trenden inmesini beklemeden trene bindiler. Dedesiyle yürüyen bir kız çocuğu trenden çıkarken hırkasını düşürdü. Trene binmekte olan iki arkadaştan biri bunu görüp "Abi götürsene şunu şu herife" dedi. Diğeri "Ne uğraşıcam lan!" derken, o bunu duydu. Yerden kaptığı hırkayı koşarak adama götürdü. Adam teşekkür etmedi ama gülümsedi. Yine de o kendini bir kahraman gibi hissediyordu artık. Trene bindiğinde "Ne uğraşıcam lan'" diyen adamın karşısına oturdu ve gözlerini adama dikti. Çok kahramanca! Bir an için adamla göz göze geldi. Adamın utanacağını düşünmüştü ama adamın utançtan mahrum bakışları karşısında ezildi. Kendini çok çaresiz hissetti. Bir an için bir şeyleri değiştirebilecek kadar kudretli olmanın romantik hayaline kapılmıştı. Hikaye! Hepsi hikaye. Aslında kendi dahil hiçbir şeyi değiştiremezdi. Her seferinde 40 kiloluk çuvalları taşıyarak 5 kat merdiveni 192 kere inip çıkan 17 yaşındaki çocuklar, o ne kadar ağlarsa ağlasın günde 60 lira alarak bu işi yapmaya devam edeceklerdi. Kendini kandırıyordu: "En azından hala bu durum beni ağlatabiliyor!" İnsanlar bunu çok sık yapıyorlardı: İşin orospusu olamadıkları, olmayı başaramadıkları için döktükleri gözyaşlarını iyi bir şey sanıyorlardı. Hiçbir işe yaramayan ağlama krizleri. Hiçbir şeyi değiştirmeyen... İşini iyi yapan bir şantiye mimarı olabilirdi. İşçilerle arasındaki profesyonel samimiyeti koruyan, tatlı sert üslupla konuşan bir şantiye mimarı. Ama en azından vicdan mastürbasyonu olmaktan öteye gidemeyen gözyaşlarını akıtmamış olurdu. Hiçbir işe yaramayan bir ağlama krizi. Yine. Etrafına bakındı. Kimse ne ağladığının ne de kahramanlığının farkındaydı. Gözüne bir yazı ilişti: "İMDAT ZİLİ. Gereksiz yere kullananlar cezalandırılır." Kalktı. Zili koruyan küçük camı yukarı itti ve zile bastı. Tren zil sesiyle inlerken insanlar ona bakıyordu. Nihayet! Tren yavaşladı ve durdu. Zaman akarken hayat Şişhane-Taksim Meydanı arasında bir yerlerde askıya alındı. Şimdilik.

3 yorum:

  1. "Aklın ilk işi doğruyu yanlıştan ayırmaktır. Genede düşünce kendi kendisine yönelince, ilk bulduğu şey bir çelişktidir." diyor Kamü. Ve ekliyor; "İnsan düşüncesinin bir anlam taşıyabilecek biricik tarihini yazmak gerekseydi, yapılacak şey birbirini kovalayan pişmanlıklarının ve güçsüzlüklerinin tarihini yazmak olurdu."

    Aklında bulunsun diyor ve ekliyorum, capoyu 3718. perdeye takınca sonu über bir yere varabilen şekilli, şahaneli bir portal açabiliyon *kıps*

    YanıtlaSil
  2. herhalde the fountainhead'i okumuşsundur.

    YanıtlaSil
  3. Okumadım Seval :)
    Gençay da yazıyı ilk okuduğunda okumamı tavsiye etmişti.

    YanıtlaSil

Web Statistics