27 Şubat 2011 Pazar

A Moment to Remember

Canım sıkkındı. Beşiktaş'ta Pınar diye bir arkadaşımla çay içtik. İnsanlarla konuşacak pek malzemem kalmadığını hissediyorum bazen. Masada sigarayla yakılmaya çalışılan sessizlikler, üzerimde eskiden olduğu kadar ağır bir etki bırakmıyor. Paniklemiyorum, tadını çıkarıyorum. Neyse öyle bir gündü işte.

Muhabbeti başlatacak sorular bellidir genelde:
  • Ne var ne yok?
  • Ne yaptın, ne ettin?
  • Ne yedin, ne içtin?
  • Ne izledin, ne dinledin?
Şanslıysanız ya da birbirinize katlanacak kadar yakın arkadaşsanız, ne düşündüğünüz de konulardan biri olabilmektedir. Neyse ki masa başı felsefemizi yapacak kadar şanslı insanlardık. Konumuz bu değil.


"Ne izledin?" başlığı altında konuşurken Pınar, 2000 yapımı bir Lars von Trier filmi olan Dancer in the Dark'ı izlediğinden bahsetti. Benim de ne zamandır gözüme ilişiyordu film ama adı ürkütüyordu beni. Bir türlü yanına yaklaşamadığım kitaplar ve filmler boldur, sırf isimlerine bir yabancılık hissediyorum diye. Neyse, canım sıkkın olduğu için sordum ben de "Depresif mi?" diye. Aslında melankoliyle aram fena değildir. Hani canım sıkkın olduğunda canımı daha da sıkacak şeyler yaptığım çok olmuştur. Sırf düşüncelerin acıyla beslendiğini bildiğimden ve o düşüncelerden malzemeler çıkarabilmek için. Ama o gün böyle hissetmiyordum çünkü az çok bilirim kendimi. Bazı zamanlarda hüzünlenmenin öldürücü olabileceğini de bilirim. Pınar düşündü... "Pek sayılmaz." dedi. İnandım.

Eve geldiğimde, ev arkadaşıma "Gel dedim, bu akşam izleyeceğimiz filmi buldum." Onun da arası iyidir filmlerle. İzlemeye oturduk. Çayla süsledik filmi. Ulan Pınar... Ulan Pınar... Filmin sonlarına doğru ağlamamak için gerçekten kendimi ölesiye sıktığımdan olsa gerek, sanki biri boğazıma tekme atmış gibi bir ağrıyla mücadele ediyordum. Dayanamadım artık... İnceden birer damla süzüldü gözlerimden. Bir yandan da çaktırmadan ev arkadaşıma bakıyordum gözleri ne alemde diye. Neyse, film bitti, sigara içelim dedik. Derin bir sessizlik oldu. Ardından ikimiz de acayip sesler çıkartarak ağlamaya başladık. Sonra da durumun komikliğinin farkına varıp gülmeye başladık. Kolay kolay unutulmayacak, hatta belki de unuttuklarımı hatırlatabilecek kadar güçlü "O an"lardan biriydi benim için.

Yani şimdi anlatınca öyle mühim bir şeymiş gibi gelmiyor ama orada olsanız gülerdiniz.
Ya da ağlardınız.
Bilmiyorum.

Pınar'a not: Ya öküzsün ya da gizli düşmanımsın. Bunu da bilmiyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

11 Şubat 2011 Cuma

Sam Karpienia - Les Voyageurs



Üzerine pek bir şey söylemeye gerek yok. Son zamanlarda dinlediğim en şahane müziklerden. Sözlerini anlamasam da çok önemli değil...

6 Şubat 2011 Pazar

İnsanlara sinirlendiğimde, onları beni sınayan melekler olarak düşünüyorum. Buna rağmen kendimi tepki koymaktan alıkoyamıyorum. Bu gözü-karalığımı başka alanlarda da göstermek nasip olur belki.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Dizi Tavsiyesi: inTREATMENT

Zamanı en kolay öldürmenin yollarından biri de dizi izlemek olsa gerek. Ne yalan söyleyeyim, bir zamanlar dizi izlemiyor olmakla övünüyordum. Hatta Lost'u bile izlememiştim (Evet, o güruhtan biri de benim!). Her neyse. Artık izliyorum. Kitap okumalarımı sekteye uğratacak kadar izliyorum hem de. Bir yandan da "Olsun, en azından bir şeyler öğrenebiliyorum" diyebileceğim diziler izlemeye özen gösteriyorum ama bunun kabul edilir bir tarafı yok. O yüzden 'Ben yandım, siz de yanın ulan!' misali, hiç yapmadığım bir şey yapıp In Treatment isimli diziyi hepinize tavsiye ediyorum.


Dizi hakkında ufak bilgiler de versem sanırım daha inandırıcı olurum dizinin izlenebilirliği konusunda:  
Dizinin başrol oyuncusu, The Usual Suspects'ten (Olağan Şüpheliler) Dean Keaton olarak hatırlayacağımız, Gabriel Byrne, burada da Dr. Paul Weston'u canlandırıyor. Dizinin tüm oyuncuları gayet iyi oynuyor denebilir. Bulunmaları gereken ruh hallerini gayet iyi yansıtıyorlar. Özellikle dizide Sophie olarak göreceğimiz Mia Wasikowska adlı hanım kızımızın yıldızının bu diziden sonra parladığını söyleyebilirim.

Gelelim konuya... Terzinin kendi söküğünü dikememesi temalı bir dizi aslında. Bir psikoterapistin hastalarıyla yaşadığı deneyimler ve kendi hayatının rayından çıkması üzerine bir başka psikoterapiste gitmesini konu ediniyor. Ben henüz birinci sezonda olduğum için, normalde üç sezon olan bu dizinin sonrası ile ilgili hiçbir fikrim yok. Ancak geldiğim yere kadarına dayanarak yorum yapacak olursam, izlediğim en iyi dizilerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Birkaç ek bilgi daha vermekte fayda görüyorum:
Dram türünde bir dizi.
1. Sezonunda 43, 2. Sezonunda 35, 3. sezonunda 43 bölüm var. Her bölüm yaklaşık 20 dakikalık. (Dolayısıyla yemek aralarınızda çerez niyetine de atabilirsiniz.)
Ayrıca Golden Globe da dahil olmak üzere, pek çok ödüle ve ödül adaylığına sahip.

Vakit, bir bölüm "in Treatment" daha izleyip, hüzünlü rüyalara dalma vakti olduğundan, tavsiyemi kaale alanlara iyi seyirler dileyip, renkli rüya tozu oluyorum.

Dip Not: Bu diziye başlamama vesile olan (artık günah mıdır sevap mıdır ben bilmem) Gökhan'a "Burada adının geçtiğini görünce neler hissettin? Anlat bana, Gökhan." diye sormasaydım, vallahi kendimi berbat hissederdim.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Konuşmalar #1

- Bana yalan söyleme! Lütfen.
+Yalan söylemiyorum. Sadece bazı şeylerden hiç bahsetmiyorum.
- Ne bu şimdi? Öyle olunca yalan söylememiş mi sayıyorsun kendini?
+Elbette öyle sayıyorum. Çünkü ortada 'söylenen' bir şey olmamış oluyor.
- Bırak şimdi bunları. Bana yalan söyleme işte. Gizleme de. Olanı biteni söyle ama yalan olmasınlar.
+Peki neden?
- Ne neden?
+Benden ne istiyorsun? Güven konusuna neden bu kadar takılmış durumdasın? Bana karşı sonsuz bir güven kazandığında ne olacağını sanıyorsun?
- Bilmiyorum. Sadece zorlanıyorum. Her an birilerinin arkamdan bir şeyler yapıyor olabileceği düşüncesi aklımı kemiriyor. Şu an çevremde bu yakınlığı hissetme ihtimalim olan tek insan sensin.
+Anlamıyorsun bence. Ya da anlatamıyorum. Ben yaptığım şeyleri gizlemekten bahsetmiyorum aslında. Ben düşüncelerimi gizlemekten bahsediyorum. Sana her şeyi anlatamam. Anlatsam da anlayamazsın. Senin arkandan hiçbir kötü eylem yapmıyor olabilirim, ama zihnim... Ona hakim olamam ve sen de olamazsın. Bir sonraki düşünce balonumda seni en acımasız şekilde öldürüyor olabilirim. Senden nefret ediyorken yüzüne gülebilirim. Hiç zorlanmadan. Seninle hayatımın sonuna kadar dost olabilirim. Bunu sırf sen acı çekme, yalnız kalma diye yaparım ve zerre belli etmem içten içe seni ne kadar küçük gördüğümü, aşağıladığımı... Ben maskemle doğdum. Bana güvenemezsin. Kimseye güvenemezsin. Bu arada söylediklerim sadece örnekti. Seni aşağılıyor ya da küçük  görüyor falan değilim.
- Yalnız yaşamanın erdeminden söz ederdim eskiden. Kimseye güvenmemenin insan verdiği güçten. Dimdik ayakta durmaktan... Tek başına. Beni kendimden başka kimsenin yıkamayacağını söylerken bir şeyleri hesaba katmamış olmalıyım. Çünkü şu an buz gibi rüzgar beni paramparça eder diye dışarıya çıkmaktan bile korkuyorum. Yalnız ölmekten. Amcam gibi... Bir odada tek başına çürüyen bedenimden, onun yaydığı iğrenç kokudan, komşuların 'bu evden leş kokusu geliyor' diyerek kapıyı kırdırmalarından korkuyorum.


+Titriyorsun.
- Üşüdüm.
+ Dikkat et de dağılma. Romantik seni.
- Sana burada derin duygularımı açıyorum, şu yaptığına bak.
+Dün lise günlüğümü karıştırıyordum. Bir sayfada sadece "arkadaş aramaktan vazgeç, çünkü ideal dost diye bir şey yoktur" yazmışım. Kurduğum bu cümleyi, onu kurduğum zamanki duygularımı falan hatırlamıyorum da, sanırım bu cümleyi özümsedim ben.
- Yani aslında senin dostun falan değilim, öyle mi?
+Sen bencil bir insansın. Neden her şey seninle ilgili olmak zorunda ki? "Sana güvenmek" "Seninle dost olmak" "Sana yalan söylememek" "Senin kuyunu kazmak" Burada, kendimle ilgili önemli bir sorunu dile getirmeye çalışıyorum.
- Burada ikimiz arasındaki bir sorundan bahsediyoruz aslında. Bencillikle ne alakası var bunun! Ama yine de kusura bakma. Canımın sıkkın olduğunu biliyorsun. Biraz fazla kendimden bahsetmiş olabilirim bugün.
+Önemli değil aslında ya. Sadece şunu bil. Benden istediklerin bencilce ve bunları sana vermeyeceğim. Veremeyeceğim. Bunu yapma. Bırak. Siktir et! Biz iki yakın arkadaş olalım. Dost olmayıverelim. Ölmeyelim birbirimiz için varsın. Kaldı ki belki benim arkadaş tanımım, senin dost tanımınla aynı şeydir. Kelimeleri sil at. Sadece derdini anlat onlarla. Yetsin.
- Anlamıyorum. Neresi bencilce benim senden istediklerimin?
+Çünkü bunları isterken benim durumumu hesaba katmıyorsun. Ben insanları sevmiyorum. Güvenmiyorum. Başlarına bir şey geldiğinde onlara yardım ediyorum ama onlar için üzülmüyorum. Zerre üzülmüyorum. Kusurlu olduklarını bildiğimden, gözüm onların kusurlarına takılıyor. İlerleyemiyorum. Yüzünde kocaman bir leke olan biriyle konuşurken, gözlerin lekeye takılır ya. Ama belli etmek istemezsin karşındakine oraya baktığını. İşte öyle hissediyorum ben de. Aslında sanki yazılmış gibi, suratlarına baktığım anda görüyorum kusurlarını ve onlara belli etmemek için düşüncelerimi gizliyorum.

- Bugün gerçekten çekilecek gibi değilsin ve bencillik yapan sensin. Yaşadığın şeyler seni buralara getirmiş, şüphesiz. Annenle, babanla, saçma sapan sevgililerinle yaşadıklarından çok önemli dersler çıkardığını zannediyorsun. Hayat senin çıkardığın derslerin de etrafında dönmüyor maalesef. Her insana potansiyel orospu çocuğu gibi yaklaşarak, onlara haksızlık ediyorsun. Sen kusur falan görmüyorsun çünkü ortada kusur yok aslında. Kusuru kafanda yaratıyorsun. Lekesiz olmak için insanları lekeliyorsun. Çünkü aslında sen de korkuyorsun. Benden beter korkuyorsun hem de. Ben, en azından bununla yüzleşecek kadar kurtuldum kibirimden.
Sen yaşamayı hak etmeyecek kadar az şeyden mutlu oluyorsun. Sorun çıkarmak, başkalarını oyunlarına dahil etmek ve böylece biraz olsun eğlenmek... Mutluymuş gibi davranmak istiyorsun, sanki dünya umurunda değilmiş gibi.
+Hahaha. Dert etme beni bu kadar. Nasılsa tüm bu terbiyesizliklerim, düzenbazlıklarım, insanlık dışı davranışlarım, gurur kırmalarım, onur tokatlamalarım, umursamazlıklarım, üzüntülüymüş gibi yapışlarım, kendimi aldatmalarım, kendimi küçük düşürmelerim ve sanki hiçbir şey olmamış gibi aynen yola devam edişlerim için cehennemde cayır cayır yanacağım.
- Tam bir salaksın. Yine de Allah günahlarını affetsin.
Web Statistics