29 Ocak 2011 Cumartesi

"Everything is Illuminated"

Parktayım. Köpeklerini gezdiren insanlar var. Çocuklarını gezdiren insanlar var. Köpekler havlıyor. Çocuklar bağırıyor. Hepsi de enerjilerini boşaltmaları için buraya getirilmişler. İnsanlar durağan hayatlarından memnun görünüyor. Hareket bir yere kadar kabul edilebilir. Ötesinde, belli saatlerde köpeklerin gezdirilmesi, çocukların yorulup gece sorunsuzca yatağa gönderilmesi var.

Huzurlu görünüyorlar. İnsanların benden daha kötü durumda olmasını isterken yakalıyorum kendimi ama duramıyorum. O huzurlu görüntünün ardınan leş kokan bataklıklar, küfürler ve lanetler çıksın istiyorum. Lanet ederken buluyorum kendimi. Düşüncelerime hükmedemiyorum. Dünyanın en kötü insanı oluyorum bir an içinde. Neyse ki bir köpek önümden geçerken havlıyor. Düşüncelerim kan olup, burun deliklerimden akıyor.

Gene... Köpekler... Durmuyorlar. Bir çift gelip yanımdaki banka oturuyor. Kadın kafasını adamın omzuna yaslıyor. Hava soğuk. Adamın elleri ceplerinde. Elini kadının omzuna atmaktan korkuyor; soğuktan korkuyor ya da soğuğa sığınıyor. Belki de başka şeyler... Kadın kafasını kaldırıyor adamın omzundan. Hayal ettiği gibi olmadı. Beklediğini alamadı. Köpekler susuyor bir an için. Yapraklar bağırıyor. Gözlük taktığım ilk gün gibi. Bir bütün yeşillikten  ibaret gördüğüm ağaçların yaprakları olduğunu fark etmem gibi.

Adamın ani kafa hareketi dikkatimi tekrar onlara doğrultuyor. Şakaklarından saplanıp beyinlerini dağıtmaya hazır bir ok. Adam sıkılmış. Yay gergin. Oku serbest bırakıyorum. Düşüncelerine sızıyorum. Nefret ediyor kadından. 'Ne işim var bu parkta, bu kadınla... Bu noktaya geleceğimi hiç düşünmemiştim.' diyor. 'Geçeceksin bunları şimdi. Yapmaya korktuklarının bedelini nefretle ödüyorsun. Nefretin başını omzuna yaslıyor. Hiçbir şey yapamıyorsun. Gözlerini kapatacak kadar cesaretin var ancak.' diyorum. Kadın üzgün. Her şeyi bir kenara atıyor. Geçmiş önemli değil. 'Neden sarılmadı bana?' diye düşünüyor. 'Soğuk!' diyor hayatın anlamını bulmuş gibi. Kendini kandırıyor. Bir kadını ancak kendisi kandırır. Farkına vara vara. Umutsuzluk sarıyor etrafını, üşüyor. 'Yapma!' diyorum, 'İnanma kendine. Gözünün önünde duruyor her şey. Ceplerdeki eller. Kalk git buradan. İş yerindeki adamın boynuna at kollarını. O seni sever belki. Bilemezsin. Sevmese de önemli değil. Ne istediğini biliyorsun. Gözleri açık birini istiyorsun.' Duymuyorlar beni. Kafaları taş gibi. Dikkatimi dağıtıyorlar. Beni duysunlar istiyorum. Seslerini duymak istiyorum. Kadının umutsuzluğu, adamın nefreti mimiklerinden taşsın, bütün dünya onları ayıplasın istiyorum. 'Ayrılın! Savrulun! Parçalanın!' demek istiyorum. Yapamıyorum. Utanıyorum. Umurumda olduklarını bilmeleri düşüncesi hoşuma gitmiyor.

Ezan okunuyor. Huzursuz oluyorum. İçimdeki şeytan dışıma çıkıyor. Yapmadıklarımla, düşünmediklerimle, görmediklerimle saldırıyor bana. Kansız! Tokatlıyor beni. Yanaklarım kızarıyor. Utancım kan oluyor, burun deliklerimden sızıyor. Gene...

Bir çocuk geliyor koşa koşa. Yanımdaki banka.

'Anne! Dayı! Bi'şey diycem.'

Dünya benim gördüğüm gibi olsun istiyorum.
Ayrık. Savruk. Paramparça.

25 Ocak 2011 Salı

Nice Senelere!

Doğum günümdü. 13 yaşında olacaktım. Eve arkadaşlarımı çağırmıştım. Kızlı erkekli bir ergen grubu ne kadar yapabilirse, o kadar gürültü yapıyorduk. Anneannem kanserdi, odada uzanıyordu. Kendimi bildim bileli aynı odada yatıyorduk. Neden bilmem, yatağa ters uzanırdı; yatağın başlık kısmına ayaklarını koyacak şekilde. Ben de uykuya dalmadan önce uzun uzun yüzünü izlerdim. Duygusal bir insan sayılmam ama yüzünü izlerken bana çocukken asla ölmeyeceğine, ölürse bile bir yolunu bulup dünyaya, yanıma geleceğine dair verdiği sözü hatırlar, rahatlamaya çalışırdım. O uyumadan uyuyamazdım. Uykuya daldığında da bir süre soluk alışını dinlerdim; düzenliyse "Tamam, bu gece ölmeyecek inşallah." der rahat rahat uyurdum. Ben, uyandığımda hala o yatakta yatıyor olma ihtimalinden korkardım. O, yatakta çürüyene kadar yatmaktan. Ben, yanımda ölmesinden korkardım. O, yalnız ölmekten.

Neyse, doğum günümde birkaç kere beni yanına çağırıp sessiz olmamızı söyledi. Kızarak değil, yalvararak. Keşke kızarak söyleseydi. Onu gerçekten çok seviyordum. Bir insan hayatta bir şeyi ne kadar sevebilirse o kadar çok. Diğer tüm insanları, sahip olduğum tüm eşyaları kısacası her şeyi feda edebilirdim onun için ama kendimi eğlenceye kaptırıyor ve uyarılarını unutuveriyordum. Bir kez daha beni çağırıp sessiz olmamızı istedi; buna bir son vermeliydim.
"Ee! Yeter yahu! Amma laf ettin!"
Çok başarılı oldum ve sessiz olmasını sağladım.

Empati diye bir şey yoktur. Bu yüzden merhamet bencilce bir duygudur. Birine merhamet ettiğimizde bile aslında merhamet ettiğimiz kişi kendimizizdir. O kişiye bakarız; beynimiz onun kafasını koparır, yerine bizimkini koyar. Haliyle "Ya o durumda ben olsaydım?" diye düşünür, gerçekte anlamaktan çok uzakta olduğumuz durumu anlıyormuş gibi yapar ve yardım etmeye çalışırız. Ancak o durum, bize kendimizi içinde tasavvur dahi edemeyeceğimiz kadar uzak bir durumsa, merhamet de duyamayız. Benim o günkü durumum da böyleydi. Yaşlı değildim bir kere, daha 13 yaşındaydım. Hasta olmaktan çok uzaktım. Ve her şeyden önemlisi o sırada eğleniyordum. Arkadaşlarımla saçma sapan oyunlar oynamanın hazzı her yerimi sarmıştı.

Uzatmayayım, o günden sonra pek yataktan çıkamadı anneannem. Artık tuvalete bile gitmeye hali kalmayınca hastaneye kaldırdık. Hayat döngüsünün bazı şablonları vardır: Doğarsınız, kontrol sizde değildir; altınıza bez bağlarlar. Yaşlanırsınız, kontrol sizde değildir; altınıza bez bağlarlar. Bir ay boyunca hastanede yattı. Her gün okul çıkışında hastaneye gidiyordum. Gece uyumak için eve dönüyordum. Hastane eve yakındı; ben de yürürdüm. Yürürken de ağlardım. Her insanın kafasında soru işaretlerinin oluşmaya başladığı zamanlar vardır. Benim için tarifini yapmaya edebi gücümün yetmediği, 13 yaşında her yerimi saran bir boşluk duygusu, bu soru işaretlerinin nedeniydi. Sanki o zamana kadar aldığım her nefes anneannemin ciğerlerine pompalamak içindi. Dolayısıyla artık yaşamanın hiçbir anlamı olmayacaktı. Onun olmayacağı bir hayat benim için katlanılmaz olacaktı. Burada bencillik yeniden devreye giriyordu. Onun öldükten sonra tüm acılarından kurtulacağı ve cennetin güzel yerlerinden birine gideceği inancını taşıyordum ama ben ne yapacaktım? Ben daha önce ölseydim ne güzel olurdu... Onun benim yokluğumun acısını çekmesi önemli değil, ben çekmesem yeterdi. Ben, ben, ben...

Nihayetinde öldü. Haberi aldığımda, anneannemden sonra bana en yakın olan kişiye, anneme sarılıp üç dakika kadar ağlamış, sonra susmuştum. Sanırım hastanede geçen bir aylık süreç, beni ondan ayrılacağım fikrine alıştırmıştı. Hastanenin bembeyaz odasının, metal karyolasının soğukluğu, ölüme bakışımı değiştirmiş olabilirdi belki. Hatırlamıyorum. Olan olmuş, vereceğimi beklediğim, gecelerce kabuslarımda gördüğüm tepkinin onda birini ancak vermiştim. O gün eve gittiğimde, odaya, odamıza girip müzik setindeki play tuşuna bastım. Christina Aguilera (kendisiyle ilgili şu anki görüşlerime, böyle bir yazının temasını alt üst edeceği için yer vermiyorum), "Dirrty" isimli şarkısını söylüyor,

"Temperature's up,
about to erupt
Gonna get my girls,
Get your boys
Gonna make some noise"

diye bağırıyordu. Ben de eşlik etmeye başladım. Yatağın üzerinde zıplaya zıplaya şarkı söylüyordum. Annem gürültüyü duyup odaya geldi.
 "Ayıp be Mine!"
Kapıyı çarpıp gitti. Herkes acı çeker, herkesin bu acıyla baş etme yöntemleri vardır. Ben de ilk kez içine düştüğüm bu durumdan çıkmak için böyle bir yöntem bulmuştum. Eski rutinime dönmeye çalışıyordum. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi yapmaya çalışıyordum ama olmuyordu çünkü olursa ayıp oluyordu.

O gece uyuyamamamın iki sebebi vardı. Birincisi, anneannemi bekliyordum ve açıkçası biraz tırsıyordum; ikincisi, ona olan sevgimi gösterecek kadar çok ağlamamıştım ve bunun sıkıntısını yaşıyordum. "Üç dakikalık mıydı benim sevgim?", diye düşünüyordum. Sonra aksini kendime kanıtlayacak bir cevap buluyordum ve bir süre huzurlu hissediyordum. Ardından gene sanki o cevabı hiç bulmamışım gibi aynı soruyu soruyor, bir süre sonra az önce verdiğim cevabı yeniden buluyordum. Bir şeyin sadece bir kere keşfedilebileceği önermesini kendi kendime yıkmayı böylece başarmıştım. Anneannem de gelmemişti. "Muhtemelen bugün biraz yoğun geçiyordur, fırsat bulamamıştır." diye düşündüm. Gerçekten düşündüm. Verdiği söze inanmıştım bir kere, aksi mümkün değildi. (Buradan da ilerleyen zamanlarda bir hayalet hikayesi çıkaracağım.)

Cenaze mevzularına geldi sıra...
Hiç beklenmedik insanlar, hiç beklenmedik tepkiler veriyordu. Şaşırıyordum. Hayattayken insanı arayıp sormak için hiçbir sebep bulamayan insanların, aynı insanın cenazesinde kendilerini yerden yere atmak için sayısız nedeni vardır. Belki vicdan azabı, belki ilgi manyaklığı ama kesinlikle üzüntü değil! Ayıp be Mine'ymiş! Asıl onlara ayıp. Neyse ne. Gömülmeye geldi sıra. Mezarın yeri çok güzeldi. Manzarası süperdi, etrafında çok güzel ağaçlar vardı... Annem övünerek anlatıyordu kimleri araya sokup bu kadar güzel bir yer bulabildiğini. Şimdi düşününce saçmalığın bayrak tutanı gibi geliyor haliyle ama o gün sevinmiştim. Hatta şimdi düşününce (Gerçekten şimdi düşünüyorum bunu, anlık bir aydınlanma yaşadım) aslında annemin mezarın yerinin güzelliğiyle kast ettiği şey manzara ya da ağaçlar değildi. Mezarın çok az ötesinden araç yolu, etrafındansa yaya yolu geçiyordu. Dolayısıyla mezara yakın park etmek ve etrafında çamura bulanmadan dolaşmak münkündü. Ayrıca çeşme çok yakındaydı; su döküleceği zaman yüzlerce metre yürüyüp su taşımak gerekmeyecekti. Teyzemin mezarına yakındı, bir taşla iki kuş vurulabilecekti. Vay be. Hiç bu açıdan düşünmemiştim.

Evet, en son gömülmeye gelmişti sıra. Beyazdan nefret ettiğim an odur herhalde. Tam onu çukura bırakacaklardı ki, anneme "Anneannem ters yatardı. Bence şimdi de ters yerleştirmeliler onu mezara." dedim. Hem esprili bir nüans katmış olurdum ölümüne. Öyle olmadı tabii ama ben, anneannemin bu alışkanlığı ben çok küçükken, uyuduğumda yüzüme doğru bakabilmek ve beni kontrol edebilmek için edindiğini öğrendim.

Tam 8 sene olmuş. E çok beklettin be anneanne!

15 Ocak 2011 Cumartesi

Kayıtsız Samimiyet?

Ne zamandır güne, hiçbir somut sebebim olmamasına rağmen, lanet okuyarak başlıyordum. Dün sabah böyle olmadı. Yataktan kalkarken ne zamandır az uyuyor olmanın getirisi/götürüsü olsa gerek kendimle, ailemle, çevremdekilerle ve cemiyetle ilgili düşüncelerimi yastığın üzerinde unutmuştum. En geç akşam altıya kadar yapmam gereken bir proje teslimi vardı. Salaklık derecesinde garantici biriyimdir. Saat 6'da eksiksiz bir teslim yapacağıma, 12'de eksik teslim etmeyi tercih ederim. Ama bu sefer pek eksiğim de yoktu. Erkenden götürdüm projeyi teslim ettim. Üzerimden bir miktar yük kalkar da rahatlarım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Az önce teslim ettiğim proje, geçtiğimiz dört sene içerisinde teslim ettiğim diğer projelerle birlik olmuş, tüm süreçlerini de beraberinde alıp omzuma çullanmıştı. Bu da haliyle sırt ağrısı yapıyordu. Belimi tuta tuta yürürken arkadaşlara rastladım, oturduk muhabbet falan ettik. Gayet güzeldi. Ne zamandır bu kadar çok ve boş konuşmamıştım birileriyle. Boş kavgalar etmiştim, boş tartışmalar yapmıştım, sinirlerimi boş konular için bozmuştum ama ne zamandır boş konuşup eğlenmiyordum. İyi geldi. Bir süre sonra sıkıldım tabii. Eve gitmeye karar verdim. Eve giderken acıktığımı fark edip bir lokantaya girdim. 45-50 yaşlarında, tavırlarından lokantanın sahibi olduğu anlaşılan bir adam, dünyanın en sevecen tavrıyla "Hoş geldin güzel kızım. Ne verelim canım evladım sana? Peki tatlı kızım. Geç canımın içi, gel şöyle otur." diyerek beni bir yere oturttu. Neye uğradığımı şaşırdım. Orada çaktırmadım ama gözlerim doldu. Normalde kızarım böyle mevzulara ama bu adam gerçekten içtendi. Sarılmak istemiştim adama. Bir yandan gözlerimdeki ıslaklığı silerken diğer yandan gülüyordum. Sanki yan komşumuzu bile tanımadığımız, yolda birbirimizi kayıtsız farkındalıklar içinde süzdüğümüz ve sırf birbirimizi tanımadığımız için yüz kaslarımızı oynatmaya üşendiğimiz bu cemiyetin içindeki en güzel yeri kapmıştım. Hatta bir an için her insanı teker teker tanıdığımı düşündüm. Derken kapı açıldı, 40 yaşlarında bir kadın içeri girdi.

"Hoş geldin canım kızım..."

Bir süre boş boş durdum. Sonra yemek geldi. Sonra hatırlamadığım başka şeyler düşündüm. Bir şeyler yemeye çalıştım, olmadı. Yemeyi başaramadığım yemeğin parasını ödeyip lokantadan ayrıldım. Eve gittim.
Ne zamandır geceleri yatmadan sahip olduğum her zerre için şükrediyordum. Dün gece böyle olmadı. Sanırım unuttum.
Web Statistics