22 Aralık 2011 Perşembe

Vicdan

Bir gün bir savaş çıktı ve Luigi adında bir genç gönüllü olarak savaşa gitmek istedi.
Herkes Luigi'yi kutladı. Luigi tüfek dağıtılan yere gitti ve "Şimdi gidip Alberto adında birini öldüreceğim," dedi.
Alberto denen adamın kim olduğunu sordular ona.
"Bir düşman," dedi, "benim bir düşmanım."
Ona istediği düşmanı değil de, belli nitelikteki düşmanları öldürmesi gerektiğini anlatmaya çalıştılar.
"Yoksa siz beni cahil mi sandınız?" dedi Luigi. "Sözünü ettiğim Alberto dediğiniz nitelikte ve dediğiniz ülkeden. Onlara savaş açtığınızı öğrenince ben de gideyim, böylece Alberto'yu da öldürürüm, diye düşündüm. Onun için geldim buraya. Alberto'yu iyi tanırım, dolandırıcının tekidir, bir kızın yanında beni küçük düşürdü. Eski bir mesele. İnanmıyorsanız, anlatayım olan biteni."
Gerek olmadığını söylediler.
"O zaman Alberto'nun nerede olduğunu söyleyin de çarpışmaya gideyim."
Bilmiyorlardı.
"Önemli değil," dedi Luigi, "sora sora er geç bulurum onu."
Öyle olmayacağını söylediler; nereye yollarlarsa orada savaşması ve Alberto mu değil mi diye bakmadan öldürmesi gerekiyordu, onlar hiçbir şey bilmiyordu.
"Gördünüz mü işte," diye diretiyordu Luigi, "size olanları anlatmam gerek, dolandırıcının tekidir o, savaşmakta haklısınız."
Ama kimse hikâyesini dinlemek istemiyordu.
Luigi bir türlü anlamıyordu. "Özür dilerim, ha birini öldürmüşüm ha öbürünü, sizin için ne fark eder. Alberto ile hiç ilgisi olmayan birini öldürmek istemem doğrusu."
İnsanların sabrı taşmıştı. Bazıları savaşın ne olduğunu, bir çok nedenini ve insanın gidip istediği düşmanı arayamayacağını anlattı ona.
Luigi omuz silkti. "Öyleyse ben yokum bu işte," dedi.
"Varsın ve kalacaksın!" diye bağırdılar.
"İleri marş, bir ki bir ki!" Ve Luigi'yi savaşa yolladılar.
Luigi memnun değildi. Düşmanları, acaba Alberto'yu ya da bir akrabasını öldürmek nasip olur mu diye öldürüyordu. Her öldürdüğü düşman için bir madalya veriyorlardı ona, ama o bundan memnun değildi. "Eğer Alberto'yu öldüremezsem o kadar insanı boşu boşuna öldürmüş olacağım," diye düşünüyor ve bundan dolayı vicdan azabı duyuyordu.
Bu arada kendisine her çeşit metalden madalya üzerine madalya vermeye devam ediyorlardı.
Luigi, "Bugün öldür yarın öldür derken düşmanlar azalacak ve elbet o dolandırıcı karşıma çıkacak," diye düşünüyordu.
Ama düşman o Alberto'yu bulamadan teslim oldu. O kadar insanı boşu boşuna öldürdüğü için pişmanlık duymaya başladı Luigi. Barış yapıldığı için büyün madalyalarını bir torbaya koyup düşmanlarının ülkesine gitti ve onları ölenlerin çocuklarına, eşlerine armağan etmeye başladı.
Derken karşısına Alberto çıktı.
"Varsın geç olsun," dedi ve onu öldürdü.
Bunun üzerine yakalandı, mahkemeye çıkarıldı ve asıldı. Mahkemede defalarca bunu vicdanını rahatlatmak için yaptığını söylediyse de onu dinleyen olmadı.

20 Aralık 2011 Salı

Otobüste, arkada kuytu bir yerlerde kalan o son boş yeri göremeyip ayakta dikildiğinizde, bir sonraki duraktan otobüse binen birinin, orayı sanki rezerve etmişçesine bulup oturmasının yarattığı o kızgınlık ve çaresizlik hissinin
ve
bir sonraki durakta ön taraflardan otobüsten inen birkaç kişi sayesinde boşalan koltukların içinize doldurduğu umutların, yine aynı duraktan otobüse binen başka insanlar tarafından doldurulmasıyla yok olmasının yarattığı haksızlığa uğramışlık hissinin birer adı olmalı.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Jono McCleery - Fears

Uzun zamandır bu kadar bağımlılık yaratan bir şarkı dinlememiştim.

9 Aralık 2011 Cuma

People turn to poison quick as lager turns to piss!

Geçen gün uzun bir aradan sonra Balkan Lokantası'na yemek yemeye gittim. Gerçekten de türevlerine göre kaliteli ve ucuz yemek yapıyorlar. Yarım porsiyon patlıcan salatası ve yarım porsiyon kadınbudu köfteyi 4.5 liraya yiyebiliyorsunuz. Her neyse, reklamı bırakayım. İstanbul'da cüzdanımı çaldırdığım günden beridir nakit para taşımıyorum ya da oldukça az miktarda taşıyorum ve iki üç liralık harcamalar dışındaki tüm harcamalarımı kredi kartı ile yapıyorum. Rakamın azlığından ötürü bu sefer de nakit ödemeye karar verdim. Zaten kredi kartı limitim de dolmuştu. Adama 10 lira verdim, 5.5 lira para üstü aldım. Hay almaz olaydım. Gerçekten. Keşke yarım değil de tam porsiyon alsaydım şu yemekleri ya da ne bileyim işte...

Lokantadan çıkınca sigara almak için bir markete girdim. Winston 6.5 lira oldu, malum. Adama 6.5 lira uzattım ki, adam verdiğim kağıt 5 liranın yırtık olduğunu, o yüzden parayı alamayacağını söyledi. Lokantada adamın para üstünü uzatırkenki sevecen tavrı birden bire anlam kazandı. Bu şehir insanlığımı alıp götürüyor. Bu şehir senelerdir bastırdığım piçi dışa vuruyor. Bu şehirde insanların gözlerinin içine içine bakmak lazım. Bu şehirde bastığın yere dikkat etmek lazım. İkisi birden de olmuyor. Olmayınca yiyorsun kazığı. Ya alttan ya üstten. İşte öyle öyle. Çok ayıp Mine! Çok ayıp! Konuşma böyle! Yine de içimde bir parçanın en saf haliyle kaldığına inanıyorum ve henüz buralı olmadığıma seviniyorum ama konuya dönelim. Parayı geri aldım. Gıcır gıcır 20 liramı adama verip "kullanılabilir" para üstüm ve sigaramı alıp marketten çıktım. Daha sonra bu olaya acayip canım sıkıldı. Bir süre sonra unuttum tabii. Bugün alışveriş yaparken paranın orada durduğunu fark edip ödemeyi onunla yapmaya karar verdim. Adam fark etti. Bence etmezdi de ben belli etmişimdir tedirginliğimle. Onu kazıklamaya çalışıyormuşum gibi bir bakış attı ve "Bunu alamayız." dedi. Kısa ve net. Aslında bir bakıma kazıklamaya çalışmıştım adamı gerçekten de. Üstelik sonrasında hiç ihtiyacım olmayan saçma sapan bir şeyi, sırf utancımı yok etmesi için ekstradan alıp, adama "gideri olan" paralarımdan daha fazla verdim. Aslında bir bakıma değil, her türlü kazıklamaya çalışıyordum adamı, evet. Bana yapılanı hazmedemediğim için, başkasına aynısını yapmaya çalışıyordum. İyi ki diyorum şimdi, adam fark etmiş. Etmeseydi de alsaydı, ben de İstanbullu olacaktım. İçimde kalan o son parçayı da adamın ellerine teslim edecektim.

Gün içinde ara ara paranın, 5 liranın, yırtıklığına canım sıkılırken buldum kendimi. Sonra dedim ki kendi kendime "Ulan, hasta mısın? Altı üstü 5 lira. Nedir yani?" İkna oldum. Sonra gene aklıma geldi. Gene kendimi ikna ettim, yatıştırdım. Sonra gene ve gene... Anladım ki canımı sıkan para değil. 5 kuruş olsa da bu kadar sıkılacaktı canım çünkü esas mesele kazıklanmaktı. Aslında o da değil. Lokantadaki adamın öyle tatlı tatlı gözümün içine bakıp içinden, "oh bunu da buna geçirdik" diyor olma ihtimaliydi kafamı attıran. Neden? İnsanları ayak üstü düdükleyip zerre vicdanımızın sızlamaması nasıl oluyor da oluyor? Vallahi biranın sidiğe dönmesinden hızlı kokuşuyoruz. 1. Çoğul şahıs kullanıyorum çünkü ben de bana yapılanı başkasına yapmaya çalıştım. Ama günün sonunda bunun iğrençliğinin farkına varacak kadar şanslı olduğum için o boktan parayı çöpe atacağım.

O değil de, acaba bankamatikte bir problem çıkar mı? Bir de onu denesem?

7 Aralık 2011 Çarşamba

Sonrası?

Pazartesi günü için "skip" tuşuna basmış gibiyim. Pazar günü erken kalkmıştım, sabah 9.30 gibi falan. Yataktan kalktığımda, bozulan uyku düzenim adına sevindirici bir gelişme olarak değerlendirdiğim ve yüzüme geniş bir gülümseme yayılmasına sebep olan bu fenomen, yatakla bir sonraki temasımın Pazartesi gündüz 12 civarında olmasıyla anlamını tamamen yitirdi. Pazartesi gecesi saat 10'da gözlerimi açtım. Acıkmıştım. Evde yiyecek bir şey yoktu. Zaten mahalledeki marketler yaklaşık bir buçuk saat önce kapanmıştı. Açık olsalardı da o sırada kendimde dışarıya çıkabilecek enerjiyi bulacağımı sanmıyorum. Bir uyku hapı aldım. Yaklaşık bir saat sonra tekrar uyuyakalmışım. Gözümü açtığımda pencereye doğru bakıp saatin altı buçuk civarı olduğunu anladım. Uyku düzenim sayesinde gün doğumunun yakın takipçisi oldum. Böyle söyleyince sanki uyku düzenim benden tamamen bağımsız hareket eden ama yaptıklarıyla beni sürekli etkileyen özerk bir şeymiş gibi oldu. Cümleyi bu şekilde kurmam tesadüf olmamalı. Bunun suçlusu olduğumu kabul etmek istemiyorum. Şimdi de psikanalist oldum. Neyse, sabahın köründe uyanmıştım. Zar zor yataktan çıkabildim. Sonrasında olağan aktiviteler... Koridorda tuvalete doğru ilerlerken bayılacak gibi oldum. Hayatım boyunca, tüm vücudumun bir anda böylesi bir ağrıyla mücadele ettiğini hatırlamıyorum. Yatağa girmek fikrinden o sırada kusacak gibi olsam da baş dönmem ve sersemliğim beni yatağa geri döndürdü. 9'a kadar tavandaki sivrisinek cesetlerine, duvardaki resimlere, komodinin üzerindeki tozlara baktım durdum.

"BİM'in çalışma saatleri neydi? 9.00 - 21.00"

BİM'e uğramadan önce pastaneye uğrayıp yiyecek bir şeyler aldım ve oturup bir çay içtim. Su böreğinin bu kadar yağlı olması beni her seferinde düşündürüyor çünkü yedikten sonra midem kağıt gibi buruşuyor. Yine de pastanenin ışıklandırmasından mıdır nedir gözüme her seferinde o kadar güzel gözüküyor ki, almadan edemiyorum. Neyse, hava güzeldi. Güneşliydi. Kendime gelmeme, kemiklerimin saatlerdir yüzleştiği ağrıyı dindirmeye yardımcı oldu.

Sonrası: Boşluk. Sonrası: Stee Downes. Sonrası: Destruction of Ourselves.

4 Kasım 2011 Cuma

Gerçek komedinin, trajedi ya da dram olarak değerlendirdiğimiz anların tam göbeğinde olduğunu fark ettiğim andan beri -ki o gün, "Bir Zamanlar Anadolu'da"yı izlediğim güne denk gelir- kendi hayatımı uzaktan, film izler gibi izlemeye başladım. 'Çok acılar çekiyorum!' demeye çalışmıyorum. Sadece, acının üretmek için güçlü  bir motivasyon olması düşüncesinden biraz sıyrılmakta fayda var diye düşünmeye başladım. Çünkü aksi takdirde insan bir sayfa yazı yazabilmek için kendini dramdan drama savurup duruyor. Durduk yere.

3 Kasım 2011 Perşembe

Cocoon - Tell me

Tell me what they said when they found out that I've lost you
Tell me that you feel better when I say it scares me too

I'm not a friend of yours anymore
I'm not a friend of yours anymore

Tell me every bend, tell me all the dance I'll never know
Tell me every fence, tell me all the caves you'll never show
I'm not a friend of yours anymore
I'm not a friend of yours
And tonight I hate birds
I hate birds
I hate birds
And tonight I hate birds
I hate birds
I hate birds
I hate birds
I hate birds
I hate birds


More lyrics: http://www.lyricsmania.com/tell_me_lyrics_cocoon.html
All about Cocoon: http://www.musictory.com/music/Cocoon

29 Ekim 2011 Cumartesi

Depeche Mode - Breathe

I heard a rumour
They travel far
You know what it's like
The way people are
They talk and they talk
Though they don't understand
They'll whisper and whisper
And lie on demand
Please tell me now
I want to know
I have to hear it from your lips
Say it's not so

I heard it on Monday
And I laughed a while
I heard it on Tuesday
I managed to smile
I heard it on Wednesday
My patience was tried
I heard it on Thursday
And I hurt inside
I want to know
The depths of your mind
Tell me this whole thing is madness
And we're doing fine
Put your little hand in mine
And believe in love
Put your head on my chest
And breathe love
Breathe love
Breathe love
Breathe love

I heard it from Peter
Who heard it from Paul
Who heard it from someone
I don't know at all
I heard it from Mary
Who heard it from Ruth
Who swore on the bible
She's telling the truth
I heard it from Simon
Who heard it from James
Confirming with Sarah
That I was to blame
I heard it from Joseph
Who heard it from John
Who said with conviction
That all hope was gone
So I need to know
Your alibis
I need to hear that you love me
Before you say goodbye
Before you say goodbye
Before you say goodbye
Before you say goodbye

19 Ekim 2011 Çarşamba

"Seni Seviyorum!" "Tamam da ne kadar?"

"çoğu zaman bir soru cümlesi.
altı senedir kullandığım nokia 3100 modelinde mesajı okuduktan sonra seçenekler-cevap yaz-boş ekran der ve mesajınızı yazmaya başlarsınız. dün keşfettiğim üzere boş ekran seçeneğinin olduğu ekranda yukarı giderseniz de karşınıza bir takım şablonlar çıkmakta. ilki "affet, geciktim". sanırım "pardon me, i'm late" gibi bir şeyin çevirisi. "üzgünüm, geciktim" daha iyi olabilirdi. ikincicisi ise "ben de seni".
"ben de seni".
hayatımda kendimi hiç bu kadar karınca gibi hissetmemiştim. beynim amcıkladı, zira böcekler düşünmez. bizler birer böceğiz, çoğalan, bok taşıyan ve rahatsız edici olduğunda ezilerek yokedilen. baş kaldıramayan herkes gibi sen de ben de birer böceğiz sadece.
her zaman çamura batmak pahasına mücadele etmenin en soylu şey olduğunu düşünmüşümdür. ilk defa gitmenin, sadece gitmenin en yerinde şey olabileceğini hissettim dandik telefonuma bakarken.
tutkulu olmak. sanırım bizi böcekten ayıran tek şey bu."
İtü Sözlük'te "seni seviyorum" başlığı altındaki yazılardan bir tanesi bu alıntı... Bence en kayda değerlerinden ve kısaveacısız'a ait.

Çoğumuzun hayatında en az bir kez olsun kullandığını, kullanmayanların da kalp şeklindeki yastıkların, oyuncak ayıcıkların, kartların, kısacası üzerine yazıldığı anda satılabilirliği artan tüm eşyaların üzerinde gördüğünü tahmin ettiğim bir cümle 'Seni seviyorum."

TDK 'sevgi'nin tanımını "Hoşa giden bir şeye eğilim; tutkuya dek varabilen bir ruh durumu" olarak vermiş; 'sevmek' ise "Sevgi ve bağlılık duymak" şeklinde tanımlanıyor. Ancak sevgi ve sevmek kelimeleri, binlerce başka kelime gibi, söylendiklerinde, insanların anlamları üzerinde mutabık olabileceği kelimeler olmamaları nedeniyle tanımlanabilir değiller/olmamalılar. Sıkıntı da buradan çıkıyor zaten. Sevgiyi elle tutulabilir, gözle görülebilir, ölçülebilir, dolayısıyla da tanımlanabilir hale getirmeye çalışmaktan. Sevgi içimizde hissettiğimiz ya da içine düştüğümüz bir duygudur, yani soyuttur. "Seni seviyorum." demek, bu duygu durumunu somut hale getirmektir ve bu somutlaştırma çabası -ve özellikle bunun sayısız tekrarı-, duyguyu hiç olmadığı şekillere sokmaktan ya da "deforme" etmekten başka bir şey değildir. Öyle ki, gelinen noktada artık birini/bir şeyi sevdiğini söylemenin de bir önemi yok; aslolan nasıl söylendiği.

Mevzu somutlaşınca, miktar ve süre de bir anda önem kazanıyor tabii; modernitenin sayısız götürülerinden biri. Tek taş yüzüklerle, alınan sevgililer günü hediyeleriyle, akşam yemeğinin hangi mekânda yendiğiyle ölçülen, süresi adsl bağlantı hızıyla ters orantılı sevgicikler ortaya çıkıyor. Buna rağmen "Seni çok seviyorum ve inan bana ölene dek sevmeye devam edeceğim"ler Büyük Tufan'da dökülen yağmur damlalarından bile fazla çünkü sevmek artık bir meslekten çok da farklı değil. Arz-Talep meselesi. Modern dünyanın tutunamayanlarından olmamak için pazarladığımız bir duygu. Birileri sevildiğini duymak istiyor, onlara istediklerini veriyoruz, eş zamanlı olarak biz de bu güdümüzü tatmin ediyoruz ve böylece normal ilişkileri olan normal insanlar oluyoruz. Arz-Talep dengesi bozulmaya başladığında ise devreye Facebook arkadaşlarının ilişki durumları giriyor. Vitrin mankenleri gibi sergilenen insanlar içinden gideri olanları seçiyoruz. Sonra sayısız kez gerçekleşmiş ve gerçekleşmeye devam eden bir konuşmanın içinde buluyoruz kendimizi:

-Seni özledim.
+Güzel bir şey bu
-Ben de öyle düşünmüştüm.
+Nasıl yani?
-Diyorum ki, ben de beni özlemediğini düşünmüştüm zaten.
+İyi de ben öyle bir şey söylemedim.
-Bir şey söylemedin işte. 'Ben de' diyebilirdin belki.

28 Eylül 2011 Çarşamba

Hayatın insan derisine benzediğini düşünüyorum. Oldukça fazla genişleme kapasitesi olan, belli bir eşiğe kadar genişlediğinde eski haline dönebilen, ancak o eşiği aştıktan sonra çatlayan ve sarkan bir deriye.

İnsanlar hata yaptıklarında çoğunlukla bundan pişmanlık duyarlar ve ellerinden geliyorsa telafi etmeye çalışırlar. Ancak bu hata daha sonralarda yinelendiğinde, yaşamda çatlaklar oluşmaya başlar. Zihnin eskiden hata olarak hükmettiği şey, limitlerin zorlanması sebebiyle normalleşmeye başlar. Normalleşen şey ise tekrarlandığı zaman doğruya dönüşür.

İhsan Oktay Anar, Amat'ta şöyle der:
İlk kez öldürdüğünde bir değil sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilan eden o delikanlıyı da zavallı bir kadının kocasını da, savaş giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişiyi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise kimseyi öldürmüş sayılmazsın.

10 Temmuz 2011 Pazar

Bazen başkalarının hayatlarına müdahale ettiğimde, dünyanın en iyi işini yapmış gibi hissediyorum kendimi. Onların yüzünde ufacık bir gülümseme yakalamak iyi bir insan olduğumu hissettiriyor; bencillikten arınmış iyilikler sunabileceğimi bile düşünüyorum.

Sonra işler boka sarıyor. Tüm sıkıntıların, acıların, dolaylı olarak ta olsa kaynağı olduğumu bilmek ve işleri düzeltecek kudrete sahip olmamak içimi, evin içini dolduran yakıcı rüzgarla birlikte bir daha bir araya gelmemek üzere oraya buraya dağılan bir avuç toz olma isteğiyle dolduruyor. Ama her şeyin düzeleceğine inancım sonsuz. Umutlu olmayı öğrenmek hayatım boyunca başardığım en önemli şey.

1 Temmuz 2011 Cuma

Burada kafalar karışık. Düşüncenin başladığı nokta ve gelişim süreci önemsiz, çünkü öyle şeyler yok. Fikirler çalıntı ve bu yüzden de sağlam değil. Gömlek ya çok dar ya çok bol. Üzerime oturanı bulana kadar çıplak kalmayı tercih ediyorum. "Bilmiyorum" demenin kibri ya da öğrenecek cesareti gösterememek; hangisi bilmiyorum.

***

Bir olay yaşanıyor ve anlatılıyor. Kanlı komedi başlıyor sonra. Aktaran birkaç cümle değiştiriyor. Aktarılan da öyle yaparak aktarmaya devam ediyor. Kendi hikayelerini, fıkralarını birilerinin üzerinden yaşıyorlar. Olayı komikleştirmek ya da dramatize etmek ellerinde. Biz başkalarının dillerinin ucundan düşmek üzere olan küçük insanlarız. Düşündüğümüz kadar değil, onların konuştuğu kadarıyla varız. Kahvenin yanında iyi giden hikaye tüccarlığının favori mallarıyız.

***

Akademik bilgisini pazarlayarak entelektüel imajı yaratan çocuğun dramına şahit olan kişi ile imajı satın alan kişi arasında görünürde pek bir fark yok. Hatta bazen ikisi birden de olunabiliyor. Kibri bir nasır gibi söküp çıkarma isteği de kibirden mi gelir? Yoksa ben mütevazı olmaya mı takılıp kaldım?

***

Huzurlu değilim. Düşünecek vakti olmayan insanın, düşünecek zamanı yok etmeye çalışırkenki geçici mutluluğu içindeyim.

4 Haziran 2011 Cumartesi

"Başını bir gâyeye satmış kahraman gibi,
Etinle, kemiğinle, sokakların malısın!
Kurulup şiltesine bir tahtaravan gibi,
Sonsuz mesafelerin üstünden aşmalısın!

Fahişe yataklardan kaçtığın günden beri,
Erimiş ruhlarınız bir derdin potasında.
Senin gölgeni içmiş, onun gözbebekleri;
Onun taşı erimiş senin kafatasında.

İkinizin de ne eş ne arkadaşınız var;
Sükût gibi munzevî, çığlık gibi hürsünüz.
Dünyada taşınacak bir kuru başınız var;
Onu da hangi diyar olsa götürürsünüz.

Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur!
Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.
Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur,
Ne senin anladığın kadar, kaldırımları..."

N.F.K. (1927)
Kaldırımlar II

Patetik

Sanırım hayatta bir bok olamamış (kariyer anlamında değil, gönülden inandıklarını iddia ettiklerine uygun yaşamayı bile başaramamak anlamında söylüyorum) adamlar bir araya geldiklerinde, dönüp dolaşıp geçmişte kendilerine hasta olan "karı"lardan bahsediyorlar. Çıkalım bu kafalardan baylar. Artık lisede değiliz.

Absynthe Minded - Heaven Knows

27 Mayıs 2011 Cuma

Bir sürprizim var çocuklar!

Eleştiriyi çok fazla dikkate alırım. Gelen bir övgüyle, aklımı şirk koşacak kadar kaybedebilir ya da gelen bir yergiyle mağmada boğulup hiç varolmamış ve olamayacakmış gibi hissedebilirim. Bunu bilen yakınlarımdan birisi bana bu blogu açacağım zamanlar "Sana iyisinden de kötüsünden de eleştiriler gelecektir. Bunları ciddiye alma demiyorum ama ne dendiğinden çok 'kim' tarafından dendiğine dikkat et." demişti. Söz konusu blog olunca bu uyarıya pek ihtiyacım olmadı çünkü olumlu/olumsuz pek fazla eleştiri almadım ne yalan söyleyeyim. Kitle belli. Arkadaşlara iç dökmece oynuyorum. Kimliğini gizleyip anonim yorum yaparak düşüncelerini kusacak kadar kendini sanal dünyaya kaptırmış arkadaşlarım da yok çok şükür. Ama bugün bu uyarı aklımı yerinde tutmama vesile oldu.


Yıllardır kendime papağan gibi tekrar ediyordum: "Ailene bile güvenme!"
Son zamanlarda bundan vazgeçtim. Benim için çok büyük bir adımdı. "İnsanlara şans vermezsen, güvenilir olup olmadıklarını bilemezsin." diye düşünüyorum artık. Tabii bazı insanlar vardır, onların güvenilir olup olmadığını bile düşünmeden onlara sarılırsınız. Onlar da size sarılır. Zaten size zarar veremeyecek kadar savunmasız olduklarını düşünürsünüz. Size zarar vermek onların gündemindeki son şeydir sanırsınız. Sizin de aklınızdaki son şeydir zarar vermek. Böylece verirsiniz; işe yarar ne bulursanız onlara verirsiniz. Ötesini berisini düşünmeden. Ben de öyle yaptım ama tabii önümde ve arkamda ayna olmadığı sürece sarılanın/sarılınanın yüzünü göremeyeceğimi düşünmedim bile. Sarılırken, huzur dolmak, tebessüm etmek, gözlerini kapatmak var; yüzünü buruşturmak, tavana bakmak, bitse de gitsek demek var. Eh, biraz acı oldu ama sonunda o yüzü gördüm. Meğer omzuma sümüklerini siliyormuş (süper benzetme yaptım) ama gene olsa gene sarılırdım. Çünkü gerçekten de eylemin kendisinden ziyade, kimin tarafından yapıldığı önemli.

26 Mayıs 2011 Perşembe

SecretSecretSecretSecretSecretSecret

Hatırlıyorum.
Her şeyin yolunda gitmesinin, şükrederken of çekmemenin, bir şeyi yaparken beynimin her kıvrımını o şeyi başarmak için çalıştırmanın, karşılık beklemeden vermenin, insanlara güvenmenin, güvenmesem de bunu önemsememenin nasıl bir his olduğunu unutmuştum; artık hatırlıyorum. Ama spesifik bir olay gerçekleşmeksizin, içimdeki umut, huzur ve mutluluğu içime sığdıramayıp kahkaha atarak ağlamak benim için yepyeni bir deneyim. Yaşadığım iyi/kötü her saniyeye şükürler olsun.

17 Mayıs 2011 Salı

Az önce bir televizyon programının varlığından hayretler içinde kalarak haberdar oldum. Biri sunucu, biri jüri üyesi olan iki i.neye ek olarak biri öküz, biri manken iki kadın jüri üyesi daha bulunuyor. Kadrodan da anlaşılacağı üzere moda üzerine (zaten iki i.ne, bir öküz ve bir manken başka hangi amaçlarla bir araya gelebilir ki?), yarışmacıların podyumda kendi seçimleri olan kıyafetlerle yürüyerek jüriden tepkiler aldığı; çoğunlukla hakaret, yer yer övgülerle dolu bir program. Ancak bir kadın vardı...

Bir kadın vardı. Kilolu bir kadındı. Kırmızı bol bir bluz altına siyah bir tayt giymişti. Kendi bakış açım ve inançlarım doğrultusunda yolda görsem önce bir süzüp sonra gülüp geçeceğim biriydi. Bu türlerini öptüğüm jüri tayfası kadına
"Sen şişmansın, senin böyle giyinmeye hakkın yok."
"Sen kaç kilosun?"
"Sen özenti misin? Hande Yener falan giyse bunu tamam da, sen onlara özendiğin için giymişsin belli."
"Kusura bakma ama bu kıyafeti giymek istiyorsan zayıf olmalısın."
"70 milyonun karşısına bu kıyafetle çıkmaya senin hakkın yok."
şeklinde tepkiler verdi. Başta "bunların" tepki verebiliyor olmalarına dâhi şaşırmıştım ancak daha sonraları sahip oldukları kıçı kırık otoriteye dayanarak insanları aşağılamaları ve bu durumdan zevk almaları sinirlerimi tepeme çıkardı. Kadın kendini tutmak için çok çalıştı ve "bunların" karşısında ağlamamayı başardı. Podyumdan dönüp kulise geçince kendini tutamadı tabii ki. Bir yandan da "Yani ağır laflar ettiler ama onların görüşü, saygı duymak zorundayım" gibi bir şeyler söyledi. Özgüven tankeri bile olsaydı o podyumda duran, o laflar altında patlak verirdi illa. Kadına inanılmaz bir merhamet duydum. Bu merhameti 'başkasının yerine utanma' duygusu takip etti. Utanma ise kendini zevke bıraktı ve resmen hoşuma gitti kadının böyle şeyler duyup ağlaması. Sen kendini para için üç kuruşluk insanların karşısında sergilenebilecek, eleştirilebilecek, hakaret edilebilecek bir obje haline koyar ve üstüne saygı maygı bir şeyler gevelersen sana söylenen her lafı köküne kadar hak etmişsin demektir.

Şu an içinde bulunduğum ruh halini düşününce, anlıyorum ki gerçekten de televizyon ancak ve ancak ampul patladığında sesini kısıp ışığından yararlanıldığı ya da raf olarak kullanıldığı zamanlarda anlamlıdır.

3 Mayıs 2011 Salı

Yaşıyorum!

Ölmedim! Bingöl'den döneli uzun zaman oldu üstelik. Yoğunum ve tam da bu yüzden kafam boş. Bingöl'de dünyanın en iyi insanlarından biriyle tanıştım. Daha sonra uzun uzun anlatacağım. Şimdilik ilgililere yaşadığımı belirtmekle yetiniyorum.

9 Mart 2011 Çarşamba

Bingöl'e gidiyorum bitirme projemin ön araştırmalarını yapmak üzere. Sadece dört gün kalacağım ama yine de her yolculuk öncesinde olduğu gibi bu sefer de "Kesin öleceğim!" hissine kapıldım. Uçaktan tek başına korkmuyorum ama sanırım yolculuğun bütünü korkutucu geliyor bana. Çok fazla "Uçak Kazası Raporu izlemiş" de olabilirim. Havalar baya sıkıntılı, Pegasus da iyi bir havayolu firması sayılmaz. "Uçak Kazası Raporu"nda çok sağlam firmaların başına gelenleri gördüm. Şaka maka gidip de dönmemek var. Dönersem silerim bu yazıyı, dönmezsem artık bakar bakar ağlaşırsınız "vah yavrum hissetmişti öleceğini" diye. Ağlaşır mısınız lan? Ağlaşmayın. Hem ne bencilim. Yani uçakta benimle birlikte gelecek olan 40 tane ekip arkadaşım var. Onlar için de ağlaşın. Ha pardon, o konuda anlaşmıştık. Bingöl'den bir şeyler isteyen varsa haber etsin. Nesi meşhur bilmiyorum şu an ama gidince öğrenirim nasılsa. Onur, sana Bingöl havası getireceğim, biraz kumluymuş bu aralar.


Çok dramatize ettim ama vallahi geyik olsun diye yaptım. Yukarıda gördüğünüz fotoğrafı ben çekmiştim. Bence çok güzel ama ben çektiğim için değil tabii ki. Kim çekse çok güzel olurdu. Allah'ım! Şuraya bakın.
Selametle!

8 Mart 2011 Salı

Öyleyken Böyle!

Beşiktaş'taki Balkan Lokantası'ndayım, hani şu Collezione'un yan sokağında olan. Önümde 20 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir çift oturuyor. Yemekleri bitmiş herhalde. Sürekli birbirlerini öpüyorlar. Sırayla. Ardışık öpücükler. Esnaf lokantası bunun için ideal mekan olmasa gerek. Günlük hayatta artık öpüşen insanlar görmeye gözümüz alıştı ama burada sırıtıyor açıkçası. Yemek yemekten başka yapacak işim yok, yemek yerken de hep seyirlik bir şeyler olması tercihimdir. Hal böyle olunca ben de izliyorum. Biraz pilav, biraz et, biraz genç, bir yudum kola şeklinde bir rutin edindim. Kız, erkeği şehvetten yoksun öpüyor. Masum bir ihtiyaçmış, olmazsa olmazmış gibi. Sanki içindeki sevgiyi dışa vurmazsa, sevgiden patlayıp organları duvarlara, belki bir kısmı da tabağıma saçılacakmış gibi öpüyor. Aslında kızın tüm derdi beni korumak belki de. Erkek ise tam tersine; lokantada değil de daha kuytu bir yerde olmak istermiş gibi geliyor bana. Kulağından başlıyor kızı öpmeye, yanağına kayıyor, oradan da dudağını öpecek, derken kız kafasını çekiyor. "Esnaf lokantasında bu kadarı da olmaz" demeye getiriyor belki de. Ben bunları yazarken gittiler.


"Sigara içmediğiniz için teşekkür ederiz." yazılı levhalarla çevrili mekanın dört tarafı. İnsanlara zorunluluktan değil de keyifleri gelmediği, canları istemediği ya da lütfettikleri için sigara içmiyorlarmış hissi veriyor bu levhalar. Güzel taktik. Birinin bir şeyi yapmasını isterseniz, lütfettiğini hissettirin; delirecek olsa da yapar istediğinizi. Ama burada işe yarar mı bilmiyorum. Zaten burası esnaf lokantası. İnsanlar hızla yemek yiyip işlerinin başına dönme gayreti içerisinde. Hani çok keyifleri geldiği, canları istediği için değil, bu da zorunluluktan. Sigaralarını da işe dönerken hızlandırılmış üç beş nefeste içerler zaten. İstisnalar da olabiliyormuş tabii, bunu öğrendik.

Yan masaya üç kişi oturdu. 10 yaşlarında iki kız çocuğu, bir de kadın. Çocuklardan birinin annesi bu kadın. Anneyle kız aynı zamanda Rusça konuşuyorlar aralarında. Diğer çocuk anlamadığından olsa gerek tedirgin bir susuşu var o sırada. Halbuki kadının da kızının da Türkçeleri gayet iyi. "Ben akşamları asla yemek yemem. Anneme salata yaptırırım, illa bir şey yiyeceksem onu yerim. Yememek lazım akşamları. Yani zayıf olmanın kurallarından biri bu." diyor annesi yanında olmayan kız. Diğer ikisi de katılıyorlar buna. Daha bu yaşında nereden edinmiş bu çocuk "zayıf olma bilinci"ni? E, hadi biz barbie devri çocuklarıydık da oradan öğrendik. Bunlar ne ayak? Bunlar daha feci bir ayak. Bunlar direk membaından öğreniyorlar çünkü. Gazeteler, dergiler, MTV, internet... "It's a Violent Pornography!" Zaten en masum siteyi bile açsanız, kenarında illa bir porno sitesinin ya da daha çocuksu tabirle "arkadaşlık" sitesinin reklamını görebilirsiniz. Kadının nasıl olması gerektiğini, bunun formülüne sahip medyadan öğrenip kimlerin "gideri" olduğunu görüyorlar ve normal olarak öyle olmak istiyorlar. Normal olması kabul edilir olduğunu söylemez tabii.


Geçen gün bir gazete haberinde artık genç kızların ergenliğe girişinin 14-15 yaşlardan 10-11 yaşa düştüğü söyleniyor ve bunun sebebinin "çocukların maruz bırakıldığı cinsellik" olduğu belirtiliyordu. Yanlış bir haber değil muhtemelen. Ben ilkokulda sevgili nedir bilmiyordum. Şimdiki çocuklar ilkokulda öpüşmenin tekniklerini biliyorlar. Türkiye'de öyle mi bilmiyorum ama yurtdışında muazzam örneklerini gördüm. Fight Club severlere üzücü haber: Marla Singer biricikliğini kaybetmiş! Hayır, şimdi böyle "ben ilkokuldayken peheeey!" diye konuşunca yaşlı triplerine girmiş gibi oluyorum ama bildiğim kadarıyla henüz 21 yaşındayım. Zaman geçtikçe nesiller arasındaki mesafe çoğalıyor, üstelik her tarafı sarkıt ve dikitlerle çevrilmiş.

Garson tuhaf tuhaf bakmaya başladı. Dolma kalem insanı triplere sokuyor Allah sizi inandırsın. Sanki gazetedeki köşeme acil yazı yetiştirmem gerekmiş gibi hallerdeyim. Self servis lokantaların en sevdiğim yanı hesabın en başta ödenmesidir. Dilediğince çekip gidiyor hissi verirler insana ya da para ödemeden kaçıyormuş hissi. Öyle şeyler. Elim yoruldu, garson sinirlenmek üzere. Ben yavaştan kaçar.

27 Şubat 2011 Pazar

A Moment to Remember

Canım sıkkındı. Beşiktaş'ta Pınar diye bir arkadaşımla çay içtik. İnsanlarla konuşacak pek malzemem kalmadığını hissediyorum bazen. Masada sigarayla yakılmaya çalışılan sessizlikler, üzerimde eskiden olduğu kadar ağır bir etki bırakmıyor. Paniklemiyorum, tadını çıkarıyorum. Neyse öyle bir gündü işte.

Muhabbeti başlatacak sorular bellidir genelde:
  • Ne var ne yok?
  • Ne yaptın, ne ettin?
  • Ne yedin, ne içtin?
  • Ne izledin, ne dinledin?
Şanslıysanız ya da birbirinize katlanacak kadar yakın arkadaşsanız, ne düşündüğünüz de konulardan biri olabilmektedir. Neyse ki masa başı felsefemizi yapacak kadar şanslı insanlardık. Konumuz bu değil.


"Ne izledin?" başlığı altında konuşurken Pınar, 2000 yapımı bir Lars von Trier filmi olan Dancer in the Dark'ı izlediğinden bahsetti. Benim de ne zamandır gözüme ilişiyordu film ama adı ürkütüyordu beni. Bir türlü yanına yaklaşamadığım kitaplar ve filmler boldur, sırf isimlerine bir yabancılık hissediyorum diye. Neyse, canım sıkkın olduğu için sordum ben de "Depresif mi?" diye. Aslında melankoliyle aram fena değildir. Hani canım sıkkın olduğunda canımı daha da sıkacak şeyler yaptığım çok olmuştur. Sırf düşüncelerin acıyla beslendiğini bildiğimden ve o düşüncelerden malzemeler çıkarabilmek için. Ama o gün böyle hissetmiyordum çünkü az çok bilirim kendimi. Bazı zamanlarda hüzünlenmenin öldürücü olabileceğini de bilirim. Pınar düşündü... "Pek sayılmaz." dedi. İnandım.

Eve geldiğimde, ev arkadaşıma "Gel dedim, bu akşam izleyeceğimiz filmi buldum." Onun da arası iyidir filmlerle. İzlemeye oturduk. Çayla süsledik filmi. Ulan Pınar... Ulan Pınar... Filmin sonlarına doğru ağlamamak için gerçekten kendimi ölesiye sıktığımdan olsa gerek, sanki biri boğazıma tekme atmış gibi bir ağrıyla mücadele ediyordum. Dayanamadım artık... İnceden birer damla süzüldü gözlerimden. Bir yandan da çaktırmadan ev arkadaşıma bakıyordum gözleri ne alemde diye. Neyse, film bitti, sigara içelim dedik. Derin bir sessizlik oldu. Ardından ikimiz de acayip sesler çıkartarak ağlamaya başladık. Sonra da durumun komikliğinin farkına varıp gülmeye başladık. Kolay kolay unutulmayacak, hatta belki de unuttuklarımı hatırlatabilecek kadar güçlü "O an"lardan biriydi benim için.

Yani şimdi anlatınca öyle mühim bir şeymiş gibi gelmiyor ama orada olsanız gülerdiniz.
Ya da ağlardınız.
Bilmiyorum.

Pınar'a not: Ya öküzsün ya da gizli düşmanımsın. Bunu da bilmiyorum.

24 Şubat 2011 Perşembe

11 Şubat 2011 Cuma

Sam Karpienia - Les Voyageurs



Üzerine pek bir şey söylemeye gerek yok. Son zamanlarda dinlediğim en şahane müziklerden. Sözlerini anlamasam da çok önemli değil...

6 Şubat 2011 Pazar

İnsanlara sinirlendiğimde, onları beni sınayan melekler olarak düşünüyorum. Buna rağmen kendimi tepki koymaktan alıkoyamıyorum. Bu gözü-karalığımı başka alanlarda da göstermek nasip olur belki.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Dizi Tavsiyesi: inTREATMENT

Zamanı en kolay öldürmenin yollarından biri de dizi izlemek olsa gerek. Ne yalan söyleyeyim, bir zamanlar dizi izlemiyor olmakla övünüyordum. Hatta Lost'u bile izlememiştim (Evet, o güruhtan biri de benim!). Her neyse. Artık izliyorum. Kitap okumalarımı sekteye uğratacak kadar izliyorum hem de. Bir yandan da "Olsun, en azından bir şeyler öğrenebiliyorum" diyebileceğim diziler izlemeye özen gösteriyorum ama bunun kabul edilir bir tarafı yok. O yüzden 'Ben yandım, siz de yanın ulan!' misali, hiç yapmadığım bir şey yapıp In Treatment isimli diziyi hepinize tavsiye ediyorum.


Dizi hakkında ufak bilgiler de versem sanırım daha inandırıcı olurum dizinin izlenebilirliği konusunda:  
Dizinin başrol oyuncusu, The Usual Suspects'ten (Olağan Şüpheliler) Dean Keaton olarak hatırlayacağımız, Gabriel Byrne, burada da Dr. Paul Weston'u canlandırıyor. Dizinin tüm oyuncuları gayet iyi oynuyor denebilir. Bulunmaları gereken ruh hallerini gayet iyi yansıtıyorlar. Özellikle dizide Sophie olarak göreceğimiz Mia Wasikowska adlı hanım kızımızın yıldızının bu diziden sonra parladığını söyleyebilirim.

Gelelim konuya... Terzinin kendi söküğünü dikememesi temalı bir dizi aslında. Bir psikoterapistin hastalarıyla yaşadığı deneyimler ve kendi hayatının rayından çıkması üzerine bir başka psikoterapiste gitmesini konu ediniyor. Ben henüz birinci sezonda olduğum için, normalde üç sezon olan bu dizinin sonrası ile ilgili hiçbir fikrim yok. Ancak geldiğim yere kadarına dayanarak yorum yapacak olursam, izlediğim en iyi dizilerden biri olduğunu söyleyebilirim.

Birkaç ek bilgi daha vermekte fayda görüyorum:
Dram türünde bir dizi.
1. Sezonunda 43, 2. Sezonunda 35, 3. sezonunda 43 bölüm var. Her bölüm yaklaşık 20 dakikalık. (Dolayısıyla yemek aralarınızda çerez niyetine de atabilirsiniz.)
Ayrıca Golden Globe da dahil olmak üzere, pek çok ödüle ve ödül adaylığına sahip.

Vakit, bir bölüm "in Treatment" daha izleyip, hüzünlü rüyalara dalma vakti olduğundan, tavsiyemi kaale alanlara iyi seyirler dileyip, renkli rüya tozu oluyorum.

Dip Not: Bu diziye başlamama vesile olan (artık günah mıdır sevap mıdır ben bilmem) Gökhan'a "Burada adının geçtiğini görünce neler hissettin? Anlat bana, Gökhan." diye sormasaydım, vallahi kendimi berbat hissederdim.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Konuşmalar #1

- Bana yalan söyleme! Lütfen.
+Yalan söylemiyorum. Sadece bazı şeylerden hiç bahsetmiyorum.
- Ne bu şimdi? Öyle olunca yalan söylememiş mi sayıyorsun kendini?
+Elbette öyle sayıyorum. Çünkü ortada 'söylenen' bir şey olmamış oluyor.
- Bırak şimdi bunları. Bana yalan söyleme işte. Gizleme de. Olanı biteni söyle ama yalan olmasınlar.
+Peki neden?
- Ne neden?
+Benden ne istiyorsun? Güven konusuna neden bu kadar takılmış durumdasın? Bana karşı sonsuz bir güven kazandığında ne olacağını sanıyorsun?
- Bilmiyorum. Sadece zorlanıyorum. Her an birilerinin arkamdan bir şeyler yapıyor olabileceği düşüncesi aklımı kemiriyor. Şu an çevremde bu yakınlığı hissetme ihtimalim olan tek insan sensin.
+Anlamıyorsun bence. Ya da anlatamıyorum. Ben yaptığım şeyleri gizlemekten bahsetmiyorum aslında. Ben düşüncelerimi gizlemekten bahsediyorum. Sana her şeyi anlatamam. Anlatsam da anlayamazsın. Senin arkandan hiçbir kötü eylem yapmıyor olabilirim, ama zihnim... Ona hakim olamam ve sen de olamazsın. Bir sonraki düşünce balonumda seni en acımasız şekilde öldürüyor olabilirim. Senden nefret ediyorken yüzüne gülebilirim. Hiç zorlanmadan. Seninle hayatımın sonuna kadar dost olabilirim. Bunu sırf sen acı çekme, yalnız kalma diye yaparım ve zerre belli etmem içten içe seni ne kadar küçük gördüğümü, aşağıladığımı... Ben maskemle doğdum. Bana güvenemezsin. Kimseye güvenemezsin. Bu arada söylediklerim sadece örnekti. Seni aşağılıyor ya da küçük  görüyor falan değilim.
- Yalnız yaşamanın erdeminden söz ederdim eskiden. Kimseye güvenmemenin insan verdiği güçten. Dimdik ayakta durmaktan... Tek başına. Beni kendimden başka kimsenin yıkamayacağını söylerken bir şeyleri hesaba katmamış olmalıyım. Çünkü şu an buz gibi rüzgar beni paramparça eder diye dışarıya çıkmaktan bile korkuyorum. Yalnız ölmekten. Amcam gibi... Bir odada tek başına çürüyen bedenimden, onun yaydığı iğrenç kokudan, komşuların 'bu evden leş kokusu geliyor' diyerek kapıyı kırdırmalarından korkuyorum.


+Titriyorsun.
- Üşüdüm.
+ Dikkat et de dağılma. Romantik seni.
- Sana burada derin duygularımı açıyorum, şu yaptığına bak.
+Dün lise günlüğümü karıştırıyordum. Bir sayfada sadece "arkadaş aramaktan vazgeç, çünkü ideal dost diye bir şey yoktur" yazmışım. Kurduğum bu cümleyi, onu kurduğum zamanki duygularımı falan hatırlamıyorum da, sanırım bu cümleyi özümsedim ben.
- Yani aslında senin dostun falan değilim, öyle mi?
+Sen bencil bir insansın. Neden her şey seninle ilgili olmak zorunda ki? "Sana güvenmek" "Seninle dost olmak" "Sana yalan söylememek" "Senin kuyunu kazmak" Burada, kendimle ilgili önemli bir sorunu dile getirmeye çalışıyorum.
- Burada ikimiz arasındaki bir sorundan bahsediyoruz aslında. Bencillikle ne alakası var bunun! Ama yine de kusura bakma. Canımın sıkkın olduğunu biliyorsun. Biraz fazla kendimden bahsetmiş olabilirim bugün.
+Önemli değil aslında ya. Sadece şunu bil. Benden istediklerin bencilce ve bunları sana vermeyeceğim. Veremeyeceğim. Bunu yapma. Bırak. Siktir et! Biz iki yakın arkadaş olalım. Dost olmayıverelim. Ölmeyelim birbirimiz için varsın. Kaldı ki belki benim arkadaş tanımım, senin dost tanımınla aynı şeydir. Kelimeleri sil at. Sadece derdini anlat onlarla. Yetsin.
- Anlamıyorum. Neresi bencilce benim senden istediklerimin?
+Çünkü bunları isterken benim durumumu hesaba katmıyorsun. Ben insanları sevmiyorum. Güvenmiyorum. Başlarına bir şey geldiğinde onlara yardım ediyorum ama onlar için üzülmüyorum. Zerre üzülmüyorum. Kusurlu olduklarını bildiğimden, gözüm onların kusurlarına takılıyor. İlerleyemiyorum. Yüzünde kocaman bir leke olan biriyle konuşurken, gözlerin lekeye takılır ya. Ama belli etmek istemezsin karşındakine oraya baktığını. İşte öyle hissediyorum ben de. Aslında sanki yazılmış gibi, suratlarına baktığım anda görüyorum kusurlarını ve onlara belli etmemek için düşüncelerimi gizliyorum.

- Bugün gerçekten çekilecek gibi değilsin ve bencillik yapan sensin. Yaşadığın şeyler seni buralara getirmiş, şüphesiz. Annenle, babanla, saçma sapan sevgililerinle yaşadıklarından çok önemli dersler çıkardığını zannediyorsun. Hayat senin çıkardığın derslerin de etrafında dönmüyor maalesef. Her insana potansiyel orospu çocuğu gibi yaklaşarak, onlara haksızlık ediyorsun. Sen kusur falan görmüyorsun çünkü ortada kusur yok aslında. Kusuru kafanda yaratıyorsun. Lekesiz olmak için insanları lekeliyorsun. Çünkü aslında sen de korkuyorsun. Benden beter korkuyorsun hem de. Ben, en azından bununla yüzleşecek kadar kurtuldum kibirimden.
Sen yaşamayı hak etmeyecek kadar az şeyden mutlu oluyorsun. Sorun çıkarmak, başkalarını oyunlarına dahil etmek ve böylece biraz olsun eğlenmek... Mutluymuş gibi davranmak istiyorsun, sanki dünya umurunda değilmiş gibi.
+Hahaha. Dert etme beni bu kadar. Nasılsa tüm bu terbiyesizliklerim, düzenbazlıklarım, insanlık dışı davranışlarım, gurur kırmalarım, onur tokatlamalarım, umursamazlıklarım, üzüntülüymüş gibi yapışlarım, kendimi aldatmalarım, kendimi küçük düşürmelerim ve sanki hiçbir şey olmamış gibi aynen yola devam edişlerim için cehennemde cayır cayır yanacağım.
- Tam bir salaksın. Yine de Allah günahlarını affetsin.

29 Ocak 2011 Cumartesi

"Everything is Illuminated"

Parktayım. Köpeklerini gezdiren insanlar var. Çocuklarını gezdiren insanlar var. Köpekler havlıyor. Çocuklar bağırıyor. Hepsi de enerjilerini boşaltmaları için buraya getirilmişler. İnsanlar durağan hayatlarından memnun görünüyor. Hareket bir yere kadar kabul edilebilir. Ötesinde, belli saatlerde köpeklerin gezdirilmesi, çocukların yorulup gece sorunsuzca yatağa gönderilmesi var.

Huzurlu görünüyorlar. İnsanların benden daha kötü durumda olmasını isterken yakalıyorum kendimi ama duramıyorum. O huzurlu görüntünün ardınan leş kokan bataklıklar, küfürler ve lanetler çıksın istiyorum. Lanet ederken buluyorum kendimi. Düşüncelerime hükmedemiyorum. Dünyanın en kötü insanı oluyorum bir an içinde. Neyse ki bir köpek önümden geçerken havlıyor. Düşüncelerim kan olup, burun deliklerimden akıyor.

Gene... Köpekler... Durmuyorlar. Bir çift gelip yanımdaki banka oturuyor. Kadın kafasını adamın omzuna yaslıyor. Hava soğuk. Adamın elleri ceplerinde. Elini kadının omzuna atmaktan korkuyor; soğuktan korkuyor ya da soğuğa sığınıyor. Belki de başka şeyler... Kadın kafasını kaldırıyor adamın omzundan. Hayal ettiği gibi olmadı. Beklediğini alamadı. Köpekler susuyor bir an için. Yapraklar bağırıyor. Gözlük taktığım ilk gün gibi. Bir bütün yeşillikten  ibaret gördüğüm ağaçların yaprakları olduğunu fark etmem gibi.

Adamın ani kafa hareketi dikkatimi tekrar onlara doğrultuyor. Şakaklarından saplanıp beyinlerini dağıtmaya hazır bir ok. Adam sıkılmış. Yay gergin. Oku serbest bırakıyorum. Düşüncelerine sızıyorum. Nefret ediyor kadından. 'Ne işim var bu parkta, bu kadınla... Bu noktaya geleceğimi hiç düşünmemiştim.' diyor. 'Geçeceksin bunları şimdi. Yapmaya korktuklarının bedelini nefretle ödüyorsun. Nefretin başını omzuna yaslıyor. Hiçbir şey yapamıyorsun. Gözlerini kapatacak kadar cesaretin var ancak.' diyorum. Kadın üzgün. Her şeyi bir kenara atıyor. Geçmiş önemli değil. 'Neden sarılmadı bana?' diye düşünüyor. 'Soğuk!' diyor hayatın anlamını bulmuş gibi. Kendini kandırıyor. Bir kadını ancak kendisi kandırır. Farkına vara vara. Umutsuzluk sarıyor etrafını, üşüyor. 'Yapma!' diyorum, 'İnanma kendine. Gözünün önünde duruyor her şey. Ceplerdeki eller. Kalk git buradan. İş yerindeki adamın boynuna at kollarını. O seni sever belki. Bilemezsin. Sevmese de önemli değil. Ne istediğini biliyorsun. Gözleri açık birini istiyorsun.' Duymuyorlar beni. Kafaları taş gibi. Dikkatimi dağıtıyorlar. Beni duysunlar istiyorum. Seslerini duymak istiyorum. Kadının umutsuzluğu, adamın nefreti mimiklerinden taşsın, bütün dünya onları ayıplasın istiyorum. 'Ayrılın! Savrulun! Parçalanın!' demek istiyorum. Yapamıyorum. Utanıyorum. Umurumda olduklarını bilmeleri düşüncesi hoşuma gitmiyor.

Ezan okunuyor. Huzursuz oluyorum. İçimdeki şeytan dışıma çıkıyor. Yapmadıklarımla, düşünmediklerimle, görmediklerimle saldırıyor bana. Kansız! Tokatlıyor beni. Yanaklarım kızarıyor. Utancım kan oluyor, burun deliklerimden sızıyor. Gene...

Bir çocuk geliyor koşa koşa. Yanımdaki banka.

'Anne! Dayı! Bi'şey diycem.'

Dünya benim gördüğüm gibi olsun istiyorum.
Ayrık. Savruk. Paramparça.

25 Ocak 2011 Salı

Nice Senelere!

Doğum günümdü. 13 yaşında olacaktım. Eve arkadaşlarımı çağırmıştım. Kızlı erkekli bir ergen grubu ne kadar yapabilirse, o kadar gürültü yapıyorduk. Anneannem kanserdi, odada uzanıyordu. Kendimi bildim bileli aynı odada yatıyorduk. Neden bilmem, yatağa ters uzanırdı; yatağın başlık kısmına ayaklarını koyacak şekilde. Ben de uykuya dalmadan önce uzun uzun yüzünü izlerdim. Duygusal bir insan sayılmam ama yüzünü izlerken bana çocukken asla ölmeyeceğine, ölürse bile bir yolunu bulup dünyaya, yanıma geleceğine dair verdiği sözü hatırlar, rahatlamaya çalışırdım. O uyumadan uyuyamazdım. Uykuya daldığında da bir süre soluk alışını dinlerdim; düzenliyse "Tamam, bu gece ölmeyecek inşallah." der rahat rahat uyurdum. Ben, uyandığımda hala o yatakta yatıyor olma ihtimalinden korkardım. O, yatakta çürüyene kadar yatmaktan. Ben, yanımda ölmesinden korkardım. O, yalnız ölmekten.

Neyse, doğum günümde birkaç kere beni yanına çağırıp sessiz olmamızı söyledi. Kızarak değil, yalvararak. Keşke kızarak söyleseydi. Onu gerçekten çok seviyordum. Bir insan hayatta bir şeyi ne kadar sevebilirse o kadar çok. Diğer tüm insanları, sahip olduğum tüm eşyaları kısacası her şeyi feda edebilirdim onun için ama kendimi eğlenceye kaptırıyor ve uyarılarını unutuveriyordum. Bir kez daha beni çağırıp sessiz olmamızı istedi; buna bir son vermeliydim.
"Ee! Yeter yahu! Amma laf ettin!"
Çok başarılı oldum ve sessiz olmasını sağladım.

Empati diye bir şey yoktur. Bu yüzden merhamet bencilce bir duygudur. Birine merhamet ettiğimizde bile aslında merhamet ettiğimiz kişi kendimizizdir. O kişiye bakarız; beynimiz onun kafasını koparır, yerine bizimkini koyar. Haliyle "Ya o durumda ben olsaydım?" diye düşünür, gerçekte anlamaktan çok uzakta olduğumuz durumu anlıyormuş gibi yapar ve yardım etmeye çalışırız. Ancak o durum, bize kendimizi içinde tasavvur dahi edemeyeceğimiz kadar uzak bir durumsa, merhamet de duyamayız. Benim o günkü durumum da böyleydi. Yaşlı değildim bir kere, daha 13 yaşındaydım. Hasta olmaktan çok uzaktım. Ve her şeyden önemlisi o sırada eğleniyordum. Arkadaşlarımla saçma sapan oyunlar oynamanın hazzı her yerimi sarmıştı.

Uzatmayayım, o günden sonra pek yataktan çıkamadı anneannem. Artık tuvalete bile gitmeye hali kalmayınca hastaneye kaldırdık. Hayat döngüsünün bazı şablonları vardır: Doğarsınız, kontrol sizde değildir; altınıza bez bağlarlar. Yaşlanırsınız, kontrol sizde değildir; altınıza bez bağlarlar. Bir ay boyunca hastanede yattı. Her gün okul çıkışında hastaneye gidiyordum. Gece uyumak için eve dönüyordum. Hastane eve yakındı; ben de yürürdüm. Yürürken de ağlardım. Her insanın kafasında soru işaretlerinin oluşmaya başladığı zamanlar vardır. Benim için tarifini yapmaya edebi gücümün yetmediği, 13 yaşında her yerimi saran bir boşluk duygusu, bu soru işaretlerinin nedeniydi. Sanki o zamana kadar aldığım her nefes anneannemin ciğerlerine pompalamak içindi. Dolayısıyla artık yaşamanın hiçbir anlamı olmayacaktı. Onun olmayacağı bir hayat benim için katlanılmaz olacaktı. Burada bencillik yeniden devreye giriyordu. Onun öldükten sonra tüm acılarından kurtulacağı ve cennetin güzel yerlerinden birine gideceği inancını taşıyordum ama ben ne yapacaktım? Ben daha önce ölseydim ne güzel olurdu... Onun benim yokluğumun acısını çekmesi önemli değil, ben çekmesem yeterdi. Ben, ben, ben...

Nihayetinde öldü. Haberi aldığımda, anneannemden sonra bana en yakın olan kişiye, anneme sarılıp üç dakika kadar ağlamış, sonra susmuştum. Sanırım hastanede geçen bir aylık süreç, beni ondan ayrılacağım fikrine alıştırmıştı. Hastanenin bembeyaz odasının, metal karyolasının soğukluğu, ölüme bakışımı değiştirmiş olabilirdi belki. Hatırlamıyorum. Olan olmuş, vereceğimi beklediğim, gecelerce kabuslarımda gördüğüm tepkinin onda birini ancak vermiştim. O gün eve gittiğimde, odaya, odamıza girip müzik setindeki play tuşuna bastım. Christina Aguilera (kendisiyle ilgili şu anki görüşlerime, böyle bir yazının temasını alt üst edeceği için yer vermiyorum), "Dirrty" isimli şarkısını söylüyor,

"Temperature's up,
about to erupt
Gonna get my girls,
Get your boys
Gonna make some noise"

diye bağırıyordu. Ben de eşlik etmeye başladım. Yatağın üzerinde zıplaya zıplaya şarkı söylüyordum. Annem gürültüyü duyup odaya geldi.
 "Ayıp be Mine!"
Kapıyı çarpıp gitti. Herkes acı çeker, herkesin bu acıyla baş etme yöntemleri vardır. Ben de ilk kez içine düştüğüm bu durumdan çıkmak için böyle bir yöntem bulmuştum. Eski rutinime dönmeye çalışıyordum. Sanki hiçbir şey değişmemiş gibi yapmaya çalışıyordum ama olmuyordu çünkü olursa ayıp oluyordu.

O gece uyuyamamamın iki sebebi vardı. Birincisi, anneannemi bekliyordum ve açıkçası biraz tırsıyordum; ikincisi, ona olan sevgimi gösterecek kadar çok ağlamamıştım ve bunun sıkıntısını yaşıyordum. "Üç dakikalık mıydı benim sevgim?", diye düşünüyordum. Sonra aksini kendime kanıtlayacak bir cevap buluyordum ve bir süre huzurlu hissediyordum. Ardından gene sanki o cevabı hiç bulmamışım gibi aynı soruyu soruyor, bir süre sonra az önce verdiğim cevabı yeniden buluyordum. Bir şeyin sadece bir kere keşfedilebileceği önermesini kendi kendime yıkmayı böylece başarmıştım. Anneannem de gelmemişti. "Muhtemelen bugün biraz yoğun geçiyordur, fırsat bulamamıştır." diye düşündüm. Gerçekten düşündüm. Verdiği söze inanmıştım bir kere, aksi mümkün değildi. (Buradan da ilerleyen zamanlarda bir hayalet hikayesi çıkaracağım.)

Cenaze mevzularına geldi sıra...
Hiç beklenmedik insanlar, hiç beklenmedik tepkiler veriyordu. Şaşırıyordum. Hayattayken insanı arayıp sormak için hiçbir sebep bulamayan insanların, aynı insanın cenazesinde kendilerini yerden yere atmak için sayısız nedeni vardır. Belki vicdan azabı, belki ilgi manyaklığı ama kesinlikle üzüntü değil! Ayıp be Mine'ymiş! Asıl onlara ayıp. Neyse ne. Gömülmeye geldi sıra. Mezarın yeri çok güzeldi. Manzarası süperdi, etrafında çok güzel ağaçlar vardı... Annem övünerek anlatıyordu kimleri araya sokup bu kadar güzel bir yer bulabildiğini. Şimdi düşününce saçmalığın bayrak tutanı gibi geliyor haliyle ama o gün sevinmiştim. Hatta şimdi düşününce (Gerçekten şimdi düşünüyorum bunu, anlık bir aydınlanma yaşadım) aslında annemin mezarın yerinin güzelliğiyle kast ettiği şey manzara ya da ağaçlar değildi. Mezarın çok az ötesinden araç yolu, etrafındansa yaya yolu geçiyordu. Dolayısıyla mezara yakın park etmek ve etrafında çamura bulanmadan dolaşmak münkündü. Ayrıca çeşme çok yakındaydı; su döküleceği zaman yüzlerce metre yürüyüp su taşımak gerekmeyecekti. Teyzemin mezarına yakındı, bir taşla iki kuş vurulabilecekti. Vay be. Hiç bu açıdan düşünmemiştim.

Evet, en son gömülmeye gelmişti sıra. Beyazdan nefret ettiğim an odur herhalde. Tam onu çukura bırakacaklardı ki, anneme "Anneannem ters yatardı. Bence şimdi de ters yerleştirmeliler onu mezara." dedim. Hem esprili bir nüans katmış olurdum ölümüne. Öyle olmadı tabii ama ben, anneannemin bu alışkanlığı ben çok küçükken, uyuduğumda yüzüme doğru bakabilmek ve beni kontrol edebilmek için edindiğini öğrendim.

Tam 8 sene olmuş. E çok beklettin be anneanne!

15 Ocak 2011 Cumartesi

Kayıtsız Samimiyet?

Ne zamandır güne, hiçbir somut sebebim olmamasına rağmen, lanet okuyarak başlıyordum. Dün sabah böyle olmadı. Yataktan kalkarken ne zamandır az uyuyor olmanın getirisi/götürüsü olsa gerek kendimle, ailemle, çevremdekilerle ve cemiyetle ilgili düşüncelerimi yastığın üzerinde unutmuştum. En geç akşam altıya kadar yapmam gereken bir proje teslimi vardı. Salaklık derecesinde garantici biriyimdir. Saat 6'da eksiksiz bir teslim yapacağıma, 12'de eksik teslim etmeyi tercih ederim. Ama bu sefer pek eksiğim de yoktu. Erkenden götürdüm projeyi teslim ettim. Üzerimden bir miktar yük kalkar da rahatlarım diye düşünmüştüm ama öyle olmadı. Az önce teslim ettiğim proje, geçtiğimiz dört sene içerisinde teslim ettiğim diğer projelerle birlik olmuş, tüm süreçlerini de beraberinde alıp omzuma çullanmıştı. Bu da haliyle sırt ağrısı yapıyordu. Belimi tuta tuta yürürken arkadaşlara rastladım, oturduk muhabbet falan ettik. Gayet güzeldi. Ne zamandır bu kadar çok ve boş konuşmamıştım birileriyle. Boş kavgalar etmiştim, boş tartışmalar yapmıştım, sinirlerimi boş konular için bozmuştum ama ne zamandır boş konuşup eğlenmiyordum. İyi geldi. Bir süre sonra sıkıldım tabii. Eve gitmeye karar verdim. Eve giderken acıktığımı fark edip bir lokantaya girdim. 45-50 yaşlarında, tavırlarından lokantanın sahibi olduğu anlaşılan bir adam, dünyanın en sevecen tavrıyla "Hoş geldin güzel kızım. Ne verelim canım evladım sana? Peki tatlı kızım. Geç canımın içi, gel şöyle otur." diyerek beni bir yere oturttu. Neye uğradığımı şaşırdım. Orada çaktırmadım ama gözlerim doldu. Normalde kızarım böyle mevzulara ama bu adam gerçekten içtendi. Sarılmak istemiştim adama. Bir yandan gözlerimdeki ıslaklığı silerken diğer yandan gülüyordum. Sanki yan komşumuzu bile tanımadığımız, yolda birbirimizi kayıtsız farkındalıklar içinde süzdüğümüz ve sırf birbirimizi tanımadığımız için yüz kaslarımızı oynatmaya üşendiğimiz bu cemiyetin içindeki en güzel yeri kapmıştım. Hatta bir an için her insanı teker teker tanıdığımı düşündüm. Derken kapı açıldı, 40 yaşlarında bir kadın içeri girdi.

"Hoş geldin canım kızım..."

Bir süre boş boş durdum. Sonra yemek geldi. Sonra hatırlamadığım başka şeyler düşündüm. Bir şeyler yemeye çalıştım, olmadı. Yemeyi başaramadığım yemeğin parasını ödeyip lokantadan ayrıldım. Eve gittim.
Ne zamandır geceleri yatmadan sahip olduğum her zerre için şükrediyordum. Dün gece böyle olmadı. Sanırım unuttum.
Web Statistics