17 Eylül 2010 Cuma

This is from Mathilda!

Geçen perşembeydi. Prag'a gitmek üzere hava alanına gittim. Bol bol sıkıldım. Etrafı izledim. Bir kısım insan onlar olmadan havalanmak üzere olan uçaklara doğru deli gibi koşturuyordu. Bir kısmı da gereksiz tedbirlilikten, zamanı boğmak istercesine ağır adımlarla geliyordu... Ben ikinci gruptandım.
Bir kız gördüm. 14-15 yaşlarında olmalıydı. Natalie Portman'ın Leon'daki haline benziyordu ama saçları uzun, dalgalı ve burnu kemerliydi. Bu benzerlikten dolayı mı bilmiyorum, ilk bakışta kıza acayip kanım kaynadı. Yine de pek ilgilenmedim. Belki de bir yanımla onu kıskandığımdan. O da beni fark etmiş olacak ki bana bakan gözlerini gözlerimle yakaladım. Belki Leon'u izlemişti. Belki de kafamın üzerinde duran yuvarlak camlı, siyah gözlüklere bakıyor, "Mathilda'nın gözlükleri" diye düşünüyordu. Bilemem. Bu sefer saçlarını kazıdım hayalimde; hala güzeldi ama kemerli burnu iyice ortaya çıktığından kellik yakışmamıştı. Buna sevindim. Sonra kendime kızdım.
Çok tatlı, 6-7 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir erkek kardeşi vardı. Daha sonra 10 yaşında olduğunu öğrenecek ve şaşıracaktım. O da Angela'nın Külleri'nde baş rolde oynayan ufaklığa benziyordu. İleride çok yakışıklı olacak. Şüphem yok. Anneleri olduğunu tahmin ettiğim kadın çirkindi. Kıvırcık, kısa saçları vardı. Hiç sevmem kıvırcık saçı. Kız burnunu annesinden alsa da neyse ki saçlarını ondan almamıştı.

Her zaman dış görünüşe haddinden fazla önem vermişimdir. Çocukken güzel bir kadın gördüğümde anneme "keşke bu kadın benim annem olsaydı" diyormuşum. Ama hava alanında bu kahrolası huyumu yenmekle ilgili önemli bir adım attım ve başta çirkinliği yüzünden tablo dışına çıkardığım kadını, sırf bu çocukların annesi olduğu için, tabloya yeniden dahil ettim. Hiç bi' boka yaramayan ama benim için önemli bir adım.

Sürekli "Sen şimdi sıkılıyorsun ama bir de bakacaksın uçaktasın. Hatta sonra bir de bakacaksın Prag'dasın." diye teselli ediyordum kendimi. Şimdi bir de bakıyorum İstanbul'a geri döneli günler olmuş. O sabah çok kez dışarıya çıkıp sigara içtim. Çok kez saatimi ve kemerimi çıkardım. Çok kez güvenlik kontrolünden geçtim. Çok kez el yordamıyla arandım. Ara ara uyudum. Birkaç kez daha onunla göz göze geldim.

Prag'a en ucuz bileti bir tur kapsamında bulmuştum. Üstelik otel konusunda da ciddi indirim yapıyorlardı. Tur grubunun yavaş yavaş toplandığını görüp, o tarafa doğru yürüdüm. Onlar da oradaydı. Tesadüflere inanmam. Vesilelere inanırım. Onlar da Prag'a gidiyorlardı, üstelik aynı turla... Çok sevindim çünkü kızla iletişime geçmek istiyordum. Hep benden küçük bir kız kardeşim olsun istemişimdir. Nedenini o zaman anladım. Birilerinin akıl hocası olmak istiyordum. Garip bir duyguyla dolup taşmıştım. Tüm benliğimi ele geçirmişti bu duygu. Ona kitaplar götürmek, üzerine saatlerce konuşmak, kafasının karıştığı her konuda yardımcı olmak, belki birlikte alışverişe çıkmak falan istiyordum. Aşktan daha yoğun ve güçlü bir duygu daha varsa, ben o an onun içindeydim. Birinin hayatına etki etme duygusu; akacak mecra bulma duygusu...

Hafızam oldukça zayıftır. Bu nedenle olanları pek hatırlamam. Ama olanların bende oluşturduğu hisler hiçbir zaman yakamı bırakmaz. O yüzden de o güne dair önemli olduklarını hissettiğim bir çok olayı, şimdi pas geçmek durumunda kalıyorum. Hikaye eksik kalıyor. Çok da önemli değil.

Uçağa giriş yaptık. Arkamdaki üçlüde oturuyorlardı. Önümdeki üçlüde otursalardı her şey başka olabilirdi. Ben kafamı arkaya çevirmeyecek kadar kibirliyim, bunun için de çok acılar çekeceğim ama belki o öyle değildi. Bizi kendimize dahi yabancılaştıran bu son yüzyılı Allah kahretsin. Dönüp bir merhaba bile diyemedim. Kibirimin içinde çırpına çırpına, can çekişerek boğulacağım. Bunları şu an düşünüyorum ama uçaktayken de benzer şeyler düşünmüş olacağım ki "Canavarlaşmanın eşiğinde" demişim yüksek sesle, fark etmeden. Yanımdaki kadın bana dönüp "Hı?" dedi, "Bir şey yok." dedim. Sesimi yanlış kişi duymuştu.

Kardeşiyle cam kenarına kimin oturacağı konusunda kavga edişlerini dinledim. Şakacıktan kavga edişlerini. Tabii ki ufaklık cam kenarına oturacaktı. Bunu kız da biliyordu bence ama sanki kardeşine, kazanmış olmanın keyfini yaşatmak istiyordu. Kesinlikle böyle olmalıydı. Yoksa onun bu kadar özel olduğunu düşünemezdim. Umutluydum. Hayatımın bambaşka bir yerlere gidebileceğini hissediyordum. Halt etmişim. Prag'a indikten sonra tur dört gruba ayrıldı. Her grup farklı programlara uyacak, farklı otellerde kalacaktı. Resmen yıkıldım. Kıza sinirlendim. Sanki bana bir şeylerin sözünü vermiş de sonra çekip gitmişti. Üzerimde bu denli tesirli olan saatlerin, sadece 15-20 dakikada aklımdan çıkmış olması beni şaşırtmıyor. Unutabiliyor oluşumuzu her daim takdir etmişimdir.

Kalabalıkla gezmeyi sevmem. Şu heykelin, bu köprünün ya da o binanın önünde fotoğrafımın olması önemli değildir. Gittiğim yerlerde kaybolarak dolaşmak, insanların günlük rutinlerine bakmak, gözlem yapmak, sakin bir köşede oturup bir şeyler çizmek, yazmak, "how can i go to" ile başlayan cümleler kurmak isterim. Bu yüzden tur kapsamındaki etkinliklerin hiçbirine katılmadım. Eğer katılsaydım muhtemelen kızla karşılaşacaktım ama onu kalabalıkla birlikte oradan oraya koştururken ve fotoğraflar çektirirken görmeye katlanamazdım. Yaşayan çevrenin bir parçası olup yaşama dahil olmalıydı. Astronomik Saat'in ya da Charles Köprüsü'nün önüne Photoshop'la yerleştirilmiş gibi duran bir figürden ötesi olmalıydı. Canlı olmalıydı.

Onu daha sonra tekrardan ancak hava alanında görebildim. Bu sefer aramızdaki o tuhaf soğukluk birazcık azalmıştı. Hissettiğimiz o yabancılık duygusu yavaş yavaş kayboluyordu. Kardeşi bekleme salonunda yanımda oturan başka bir kızın kucağında oturuyordu şimdi. Muhtemelen tur sırasında tanışmışlardı. Konuşmalardan öğrendiğime göre yanımda oturan kız onların yan odasında kalıyormuş. Kıskanmıştım. En olmayacak insanlar bazen en olmadık zamanlarda, en olmadık yerleri parselliyorlardı. Sinirlenmiştim. Ne bileyim. Bir kız kardeşim olabilirdi.

Kendimi sakinleştirmeyi başardım. Bunda kızın küçük oğlan kardeşiyle konuşmaya başlamamın etkisi de vardı. Gerçekten sevimli bir çocuktu. Sanki sorduğum her soruya doğru cevap verebilecek gibi bir hali vardı. Kız bizim 6-7 metre ötemizde annesiyle birlikte oturuyordu. Kardeşiyle ilgilendiğimi ve konuşmaya başladığımı görünce hemen bize doğru bakmaya başladı. Ben çocuğa sorular sormaya devam ediyor, bilgece tavırlarla verdiği komik cevaplar karşısında gülüyordum. Zaten dönüşte benden iki sıra önde oturacaklarını da çocuktan öğrendim; 28'de oturacaktım, onlarsa 26'da. Ben çocuğa gülünce kız da gülüyor ve annesine dönüp bizi işaret ediyordu. Her seferinde. Onun üzerinde bu denli az da olsa etki sahibi olmak beni sevindirmiş ve yok olan umudumu yeniden geri getirmişti. Sıradan bir yabancı değil, kardeşiyle konuşan bir yabancıydım. Bunun verdiği cesaretle onun oturduğu tarafa daha sık bakmaya başladım. Göz göze gelmelerimiz ve gülümsemelerimiz de arttı. Cesaretsizliğime lanet ettiğim anlardan biriydi. Alt tarafı 14-15 yaşında bir kız vardı karşımda. Üstelik ondan ne istediğimi anlamış bir kız. Ama ben konuşamıyordum.

Daha sonra uçağın içerisine yolcu alımları yapılmaya başlanacağı için ortalık karıştı ve onu gözden kaybettim. Uçağa girebilmek için sırada bekliyordum. Kafamı yerden kaldırdım, başka kafaların arasından bana bakan bir çift göz gördüm. Şaşırmadım. O da utanmadı, bakmaya devam etti. Ama ben kafamı çevirdim. Neden böyle yaptım hiçbir fikrim yok. Kibir değildi. Utanç değildi. Neydi bilmiyorum. Ben oturacağım koltuğa doğru ilerlerken onlar çoktan oturmuşlardı. Bu tabloda beni çeken şeyin ne olduğunu ve annenin kıvırcık saçlarındaki beyazları umursamayışının nedenini orada anladım. Yan yana üç koltuk; üzerlerinde sırasıyla oturan anne, kız, oğlan. Ortada bir baba yoktu. Ölmüştü ya da onları terk etmişti. Emindim. İnsanların olgunluklarının hep bir kaynağı vardır. Bu kaynak, bu tabloda yokluktan besleniyordu. Kız da bu kaynaktan besleniyordu.

Ben yanlarından geçerken yine onunla bakıştık. Üç adım sürelik bir bakışta onu anlayabildiğimi ne kadar anlatabildiysem, beni o kadar anladı.

İki saatlik yolculukta parça parça uyudum. Uyanık olduğumda ise önümdeki sıranın koltuklarının arasından ona doğru baktım. Saçları görünüyordu. Muhtemelen kardeşinin omuzuna yatmış, uyuyordu.
Bir kız kardeşim olabilirdi.
Kısmet değilmiş.
Hadi geçmiş olsun.

4 yorum:

  1. bilinç akışı gibi olmuş, güzel olmuş. bu halini sevdim.

    YanıtlaSil
  2. Sevdiğine sevindim. İhtiyacım da vardı böyle bir yoruma. Eyvallah. Zamanlaman mükemmele yakın. :)

    YanıtlaSil
  3. O bakışı yakalamışsın ve o hissi aktarmışsın. Sevdim ben de.

    YanıtlaSil
  4. Sana da neyvallah. Duygulandım.

    YanıtlaSil

Web Statistics