27 Haziran 2010 Pazar

"Ölmeden önce ölünüz!"

Ölmek ha? Hem de ölmeden evvel ölmek? Korktunuz değil mi? Ne saçmalıyor bu kız, değil mi? Biliyorum, anlıyorum. Pek çoğunuz için ölüm korkutucu bir şey. Hatta sadece ölmek değil sizi korkutan; ölümün ışığıyla yeni bir güne gözünü açmışlardan, tabutlardan, mezarlıklardan da korkuyorsunuz. Korkmayın! Yani korkun... da bunlardan değil. Nevmid olmaktan korkun! Körleşmekten korkun! Allah'tan korkun!

Sürekli birileri doğuyor dünyanın bir yerlerinde. Hiç bilmedikleri hayatlarına gözlerini açıyorlar. Doğdukları anda ölümün ışığıyla çarpışıyor gözleri ve ağlıyorlar. Daha ana rahmindeki cennetlerinden çıktıkları anda ölüm gerçeğini idrak ediyorlar ve süregelen hayatlarında bu gerçeği reddetmek için çırpınıyorlar. Karınca gibi çalışıyorlar. Günaha sokuyorlar, günaha batıyorlar, baştan çıkarıyorlar, baştan çıkıyorlar... Kendilerini, gözlerini kapattıklarında nasıl ölmek istediklerini bile tahayyül edemeyecek kadar yoruyorlar. Yatağa, uyumadan önce günün beş dakikalık özetini bile yapamayacak kadar sarhoş giriyorlar. Mezarlıklara banklar koyup, üzerine oturup, birazcık düşüneceklerine, set çekiyorlar; gökleri delen karınca yuvalarını inşa ederek kapatıyorlar. Daha dünyaya gözlerini açtıkları anda öğrendikleri şeyden delirmek pahasına kaçıyorlar. Çünkü biliyorlar...

Ölmeden evvel ölmek demek; şehvetin başını ezmek, hırs ve ihtirasları kusmak demek.
İştahı silip atmak, sofradan açlığın tadı damakta kalarak kalkmak demek.
Pahalı giysilerle dolu, ışıklandırılmış vitrinlerden yüz çevirmek, kalpteki elbiseyi çıkarmak demek.
Varlığa sevinmemek, yokluğa üzülmemek demek.
Gözlerdeki ferin körleri bile rahatsız etmesi demek.
Uyanmak demek.

Halbuki onlar, en derin uykulara dalıyorlar. Gözlerini açıp hakikati göreceklerine baldan tatlı rüyalarında, hazzın içinde yüzüyorlar.

Ve ben, hakikatin h'sine bile varmayan tekâmül edişimin verdiği küstahlıkla bunları söylüyorum ya... Bunları biliyorum ya... Bilmek, bildiğini yapamayana acı verir ya... İşte ben her sabah cehenneme uyanıyorum.

24 Haziran 2010 Perşembe

Die Fälscher - Kalpazanlar


İtiraf etmem gerekirse, yazacak bir şey bulamıyorum. Bu yaz ile ilgili hayallerim vardı. Çok okuyup çok çalışıp entelektüel bir yazar olacak, kırmızı çerçeveli gözlüklerimi takıp Pelin Batu'ya meydan okuyacaktım. Heyhat! Bırakın yazı yazmayı, üç sayfa kitap bile okuyamıyorum. İster sandalyede, ister koltukta, ister yatakta, ister uzanmış olarak, ister oturarak okuyayım; hiç fark etmeksizin uykum geliyor. Hal böyle olunca ben de geçenlerde "Yazar olamıyorsam, yönetmen olurum. O da olmazsa senarist olurum. Daha da zorlarsam çok karizmatik bir oyuncu olurum." diye düşünmeye başladım. Aradım arkadaşları, dedim "Proje var gençler, toplanıyoruz." Gerçekleştirilmeyen projeler insanı olduğumdan, başta inanamadılar tabii. Arkadaşın arkadaşı, arkadaşın arkadaşının arkadaşı derken inanılmaz bir ekip toplamayı başardık. Zulada duran öykülerden faydalanarak hemen güzel bir senaryo çıkarttım. Birkaç kişi senaryoyu düzeltti. Oyuncuları da kolayca toparladık MSGSÜ'den arkadaşlar sağolsun. Mekandı, setti, ışıktı, yönetmen koltuğuydu, şuydu, buydu derken her şeyi ayarladık. Ben koltuğuma oturdum. "Motoooor!" dedim. Ve uyandım. Bu, rüyada aşık olmak gibi bir deneyimdi. Hissettiğiniz o duygunun gerçek olmadığını içine uyandığınız bir cehennem sayesinde anlamanız gibi bir şeydi. Moralimi bozmadım. "Motoooor!" dedim bir kez daha. Gittim yüzümü falan yıkadım. "Madem benden bir bok olmuyor, ben de film izlerim." dedim. Hakkında 80. Oscar Ödül Töreni'nde en iyi yabancı film ödülünü aldığından ve "yine" yahudi soykırımı üzerine oluşundan başka pek bir şey bilmediğim Die Fälscher'ı izlemeye karar verdim.

Orjinal adı: Die Fälscher
İngilizce adı: The Counterfeiters
Türkçe adı: Kalpazanlar

Dediğim gibi film "yine" yahudi soykırımı üzerine. ("Yine" diyorum çünkü hiç de az ekmek yenmedi bu olay üzerinden.) Filmin yönetmeni ve senaristi olan Stefan Ruzowitzky senaryoyu, filmde asi duruşu ve bebek yüzlü suratıyla tanıyacağınız Adolf Burger'in anılarını yazdığı, 1983 yılında basılan The Commando of Counterfeiters isimli kitaptan yararlanarak yazmış.

Film Sachsenhausen Toplama Kampı'ndaki yahudilerden bahsediyor. Ancak ele alınan yahudiler, diğer filmlerden izlemeye alışık olduğumuz şartlardan çok daha iyi şartlarda hayatlarını sürdürüyorlar çünkü onlar, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kalpazanlık aktivitesinin aktörleri konumundalar.

Filmle ilgili çok fazla açık vermek istemiyorum ancak yine de Sally'nin, yani gerçek adıyla Karl Markovics'in oyunculuğunun takdir edilesi; Holst tarafından suratına işenen Sally'nin ilerleyen zamanlarda Herzog'u altına işettiği, Sally'nin Kolya'ya yemek yedirdiği, iyi durumdakiler ve kötü durumdakilerin aynı odada vakit geçirdiği sahnelerin de dikkate değer olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Ayrıca belki ilginizi çeker diye düşündüğüm eski bir yazı.
Ve bir diğer yazı.

13 Haziran 2010 Pazar

Capote

1924 yılında doğup 1984 yılında ölen Amerikan yazar Truman Streckfus Persons ya da alışılagelen adıyla Truman Capote'nin kurgusal olmayan (non-fiction) romanlarından biri olan In Cold Blood'ı yazma sürecini anlatan, Bennett Miller tarafından yönetilen, Capote'nin Philip Seymour Hoffman tarafından canlandırıldığı 2005 yapımı film.


Daha sonra bu parselin kullanım alanı filmle alakalı bir yazıyla genişleyecek ancak şimdilik geciken bir tanıtım yapmakla ve Hoffman'ın şahane bir oyunculuk sergilediğini söylemekle yetineceğim. Catherine Keener da yaşlandıkça sevimlileşiyor sanırım. Perry Smith rolünde oynayan delikanlıyı da gözüm bir yerlerden ısırıyor ama çıkaramadım.

Ayrıca şu Truman'ın da yatacak yeri yok! Allah onu bildiği gibi yapsın.
Web Statistics