10 Mayıs 2010 Pazartesi

Mücazat - Nedâmet

İlkokuldayken çok yakın bir arkadaşım vardı. Yakın olmamız sürekli tartışmamıza, hatta kavga etmemize engel değildi tabii. Şimdi düşününce, o küçücük beyinlerimizin tartışacak konu bulmada nasıl olup da hiç sıkıntı çekmediğine şaşırıyorum. Annelerimiz iş arkadaşıydı ve evlerimiz okuduğumuz okula yakındı. Bu nedenle okul çıkışlarında ikimizden birinin evine gider, annelerimiz işten çıkana kadar saçma sapan şeylerle uğraşırdık. İkimizin de evi bahçeliydi; benimki okula çok daha yakındı ancak buna rağmen onun evini tercih ediyorduk çünkü onların bahçesinde bir salıncak ve bir ayva ağacı vardı. Bile isteye yiyorduk yani biz ayvayı. Tercih meselesi.

Birgün yine onun evine gitmiştik. Salıncağa binmemeye karar vermiştik çünkü her seferinde sıra ve süre kavgası yapmaktan bıkmış usanmıştık. Geçen sefer yediğimiz dayaktan sonra yastıkların üzerine rujla surat yapıp "annecilik" oynamaya da cesaret edemiyorduk. Ama yastıklardan ümidi kesmemiştik daha. Onlarda iş vardı. İki tane yastık aldık ve aralarında yaklaşık üç metre bırakarak yere koyduk. Biri başlangıç, diğeri de bitiş noktasıydı. O zamanlar hayatın da bir başlangıç ve bir bitiş noktasının olduğunu bilmiyorduk. Sadece oyunların bitiş noktası olabilirdi. Oynamaya karar verdiğimiz şeyse şuydu: Başlangıç noktası olarak belirlediğimiz yastığın üzerinden zıplayacak ve yere değdiğimiz noktayı işaretleyerek kazananı belirleyecektik. İlk ben atladım. Gayet iyi bir mesafeydi. Hatta bitiş noktası olarak belirlediğimiz yastıkla aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Hayat hep aynı ama büyüdükçe onu algılayışımız değişiyor; o gün bitiş noktasına varabilmek için her şeyini verebilecek olan ben, şimdi 21 yaşına girmekten korkuyorum.

Arkadaşımın oldukça kıskanç bir meşrebi vardı. Bugün, bunun sayesinde iyi bir yerlere gelebildi mi bilemiyorum, facebook kullanmadığım için ilkokul arkadaşlarımdan bihaber durumdayım ancak keşke o gün bir an için bile olsa kıskançlığını bir kenara koyabilseydi. Zıpladıktan sonra geldiğim mesafeyi mermere tebeşirle işaretleyecektim ki arkadaşım sertçe itiraz etti:

-Sen yanlış atladın! Bu sayılmayacak!
-Hayır yanlış falan atlamadım. Hem de tam buraya düştüm işte.
-Hayır yanlış atladın hatta sana şimdi nasıl atladığını göstereceğim!

Sinirliydi. Benim atlayışımı taklit etmek üzere başlangıç yastığının arkasına geçti. Atlayışı gerçekleştirecekti ki ayağı yerdeki yastığa takıldı. Düşüşü, öncesi ve sonrası hala ilk anki haliyle, ağır akan kareler şeklinde gözümün önünde beliriyor. Ağzını mermere vurmuştu. Ağzı kanıyordu. Ağlamaya başladı ve hemen koşup ağzını yıkamaya gitti. Ben de tam peşinden koşmaya başlamıştım ki tüylerimi diken diken eden bir çığlık attı. "Dişim yok! Dişimi bul!" diyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen düştüğü yere gidip dişi aramaya başladım. Kökünden sökülmüş üst ön dişini yerde gördüğümde olduğum yere çakılıp kaldım. Sanki biri o dişe spot ışık tutuyordu ve diğer her şey kararmıştı. 'Dişlerimizi fırçalayalım' afişlerindeki gülen dişlere benzemiyordu o yerdeki. Bambaşkaydı. Benim bir türlü gelmek bilmediğimi fark eden arkadaşım bir yandan ağzından akan kanlara sahip çıkmaya çalışarak benim yanıma, salona geldi ve benim gördüğüm manzarayı görünce bir çığlık daha kopardı. Ne de olsa yerde duran canavar onun ağzından çıkmıştı. Evde ağlayarak ve çığlık atarak koşarken ağzından şu cümleler çıkıyordu sürekli: "Allah'ım! Neydi günahım benim?"

O gün, o dakikalarda, o küçücük beynim, hayatımın hiçbir evresinde aklımdan çıkmayacak olan bir düşünceyi durmaksızın pompalıyordu: İnsanlar "Allah'ım! Neydi günahım?" diye haykırırlarken bile, başlarına geleni sonuna kadar hak ettiklerini bilirler.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Web Statistics