18 Mayıs 2010 Salı

Bazı yazılar başlıksız olmalıdır. Bu onlardan biri değil.

Ben kendimi akıllı sanırdım. Değilmişim. Babam okusa bunları üzülür. O hep özel olduğuma inanmak istedi. Sürekli "sen çok özel bir kızsın" diyor. Üzgünüm baba. Hepimiz yanılırız. Ben de isterdim sözlerine yakışabilmeyi ama benim gözlerim çakmak çakmak parlamıyor; abiminkiler parlarmış çocukken. Herkes onun akıllı ve zeki olduğunda hemfikirmiş. Oysa ben leblebi dediklerinde bile anlayamıyorum çoğu zaman. Öyle işte. Akıllı falan değilim yani anlayacağın; senin iddia ettiğinin aksine. Ben anladım. Bak işte, demiştim hepimiz yanılırız diye. Zaten şu Ulysses'e de kafam basmıyor bir türlü. Bu yazıyı sana atfetmeye karar verdim şu an baba. Üzülmek yok ama. Annemle de konuşursanız söyle kıskanmasın.

Artık, güvenebileceğim tek insanın kimseye güvenmeyen, güvenmek istemeyen, kendine güvenilmesi gibi bir kaygıyı da taşımayan birisi olduğunu biliyorum. Çünkü (çünkü ile cümleye başlayabiliyor muyduk?) öyle bir insandan her şeyi bekliyor olacağım. Her yola sapabileceğini biliyor olacağım. Ben sapmam ya (inşallah), yine de insanlar sapacağımı varsaysınlar. İkiden de fazla düşünsünler bana güvenmeden evvel. İşte o kişiyi bulursam, şu kimseye güvenmeyen güvenilmek de istemeyen kişiyi, bir tek ona sırtımı çevirebileceğim paranoyakça arkama bakmaya gerek duymadan. Çünkü (Ne önemi var ki çünkünün!) o beni sırtımdan vursa da (amma ağlak konuştum) ben zaten onun bunu yapabileceğini biliyor olacağım. Hem, o benden güven beklemeyecek çünkü ağzından çıkan sözler yalan olmayacak. Güvenilmek gibi bir kaygısı olmadığı için, dobra dobra söyleyebilecek doğruları. (Güvenilmek gibi bir kaygısı olmayan adamı yalan söylemekten alıkoyan şey nedir diye sorma. Bana güven, böyle olacak.) Arkamdan işler çevirmeyecek. Ben de onun kuyusunu kazmaya çalışmayacağım. Böylece gün gelip de bana seni seviyorum dediğinde ona inanmamam için hiçbir sebebim olmayacak. Neden o kişinin hayalimdeki sevgili olduğunu düşündün ki baba? Öyle bir şey yok. Ayıp ediyorsun sevmeye. Daraltıyorsun. Üstüne geliyorsun. Sonuçta sen de söylüyorsun beni sevdiğini, annem de, abim de. Yalan. Abim söylemedi hiç böyle bir şey. Aferin ona. O da yalan söyleme gereği duymuyormuş. Velhasıl, kız olur, erkek olur, hermafrodit olur, arkadaş olur, sevgili olur, anne olur, baba olur, abi olur ne olursa olur. Kime ne. Konu seni sarmadı galiba. Yalan mı söyledin yoksa bana?

Öyle işte. Ben kendimi akıllı zannederdim. Değilim ama. Ne bileyim, ben de isterdim önümde duran 20 yoldan, doğrusunu seçebileyim. Olmayınca olmuyor. E olmayınca da olmuyor haliyle. Olmayınca da ben her haltı yiyebilecek bir insan oluyorum. Baba, vallahi bunda senin bir suçun yok. Sen özel olmamı istemekten başka bir şey yapmadın. Hiçbir şey yapmadın. Hatırlarsan, ben eskiden daha da aptaldım. Kıbrıs'taydım o zamanlar. Metal müzik dinleyip de birkaç uzun saçlıya tav olacak kadar aptaldım. Şimdi bir nebze daha akıllıyım çok şükür. Allah saçı seyrelmişlerden razı olsun. Olsun olmasına da kimse üstüne alınmasın. Allah senden de razı olsun ama sen hiç sevmezdin o CD çalarımdan çıkan sesi. Katlanamazdın. Alt tarafı No Leaf Clover dinliyordum:
"then it comes to be that the soothing light at the end of your tunnel is just the freight train coming your way"
O CD çaları kırmayacaktın. Ayıp etmişsin şimdi düşününce. Hayır, bana değil. CD çalara. Neyse umarım artık televizyonun sesini o kadar açmıyorsundur, açıkçası insanın siniri bozuluyor. Anneme de yazık. Hani diyorum ya şimdi biraz daha akıllıyım aslında diye, ben eskiden herkesten fazla bira içmeme rağmen masada tuvalete gitmeyen tek insan olmayı maharet sanırdım. Ben öyle aklıma geldikçe yazıyorum. Kafan karışmasın. Annem de söyleniyor sürekli daha basit yaz diye. Söyle ona basiti tanımlasın. Ben ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Tanımlamayınca havada kalıyormuş de ona, baba.

Baba? Baba ne demek? T.D.K. da yazan anlamıyla sormuyorum; benim için ne demek diye soruyorum. Şaka yaptım, dur! Tanımlama sakın! Bazen bir şeyleri tanımlamaktan kaçınmalıyız. Bu şeyler insanlar da olabilir pekâlâ. Yani ne bileyim, ben şimdi kalkıp babayı öyle bir tanımlarım ki hakir gördüğümü sanırsın. Kalbin kırılır. Kalbim kırılır. Sen de beni tanımlama olur mu? Ben yeterince boşboğazlık ediyorum zaten kendimle ilgili şeyleri anlatırken. Bak işte gene yaptım. Affet he mi? He de bakayım. Bu arada telefonumda Peder Bey diye kayıtlısın. Abimden özenmiştim ortaokuldayken, hatırlıyorum. Zaten bir önemi de yok çünkü aramıyorsun. Numaran hala ezberimde. Ama bir önemi de yok çünkü aramıyorum.

Son bir ricam var. Akıllı insanlar annelerine yakışmazlarmış ama anneme söyle, ben ona çok yakışıyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Mücazat - Nedâmet

İlkokuldayken çok yakın bir arkadaşım vardı. Yakın olmamız sürekli tartışmamıza, hatta kavga etmemize engel değildi tabii. Şimdi düşününce, o küçücük beyinlerimizin tartışacak konu bulmada nasıl olup da hiç sıkıntı çekmediğine şaşırıyorum. Annelerimiz iş arkadaşıydı ve evlerimiz okuduğumuz okula yakındı. Bu nedenle okul çıkışlarında ikimizden birinin evine gider, annelerimiz işten çıkana kadar saçma sapan şeylerle uğraşırdık. İkimizin de evi bahçeliydi; benimki okula çok daha yakındı ancak buna rağmen onun evini tercih ediyorduk çünkü onların bahçesinde bir salıncak ve bir ayva ağacı vardı. Bile isteye yiyorduk yani biz ayvayı. Tercih meselesi.

Birgün yine onun evine gitmiştik. Salıncağa binmemeye karar vermiştik çünkü her seferinde sıra ve süre kavgası yapmaktan bıkmış usanmıştık. Geçen sefer yediğimiz dayaktan sonra yastıkların üzerine rujla surat yapıp "annecilik" oynamaya da cesaret edemiyorduk. Ama yastıklardan ümidi kesmemiştik daha. Onlarda iş vardı. İki tane yastık aldık ve aralarında yaklaşık üç metre bırakarak yere koyduk. Biri başlangıç, diğeri de bitiş noktasıydı. O zamanlar hayatın da bir başlangıç ve bir bitiş noktasının olduğunu bilmiyorduk. Sadece oyunların bitiş noktası olabilirdi. Oynamaya karar verdiğimiz şeyse şuydu: Başlangıç noktası olarak belirlediğimiz yastığın üzerinden zıplayacak ve yere değdiğimiz noktayı işaretleyerek kazananı belirleyecektik. İlk ben atladım. Gayet iyi bir mesafeydi. Hatta bitiş noktası olarak belirlediğimiz yastıkla aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Hayat hep aynı ama büyüdükçe onu algılayışımız değişiyor; o gün bitiş noktasına varabilmek için her şeyini verebilecek olan ben, şimdi 21 yaşına girmekten korkuyorum.

Arkadaşımın oldukça kıskanç bir meşrebi vardı. Bugün, bunun sayesinde iyi bir yerlere gelebildi mi bilemiyorum, facebook kullanmadığım için ilkokul arkadaşlarımdan bihaber durumdayım ancak keşke o gün bir an için bile olsa kıskançlığını bir kenara koyabilseydi. Zıpladıktan sonra geldiğim mesafeyi mermere tebeşirle işaretleyecektim ki arkadaşım sertçe itiraz etti:

-Sen yanlış atladın! Bu sayılmayacak!
-Hayır yanlış falan atlamadım. Hem de tam buraya düştüm işte.
-Hayır yanlış atladın hatta sana şimdi nasıl atladığını göstereceğim!

Sinirliydi. Benim atlayışımı taklit etmek üzere başlangıç yastığının arkasına geçti. Atlayışı gerçekleştirecekti ki ayağı yerdeki yastığa takıldı. Düşüşü, öncesi ve sonrası hala ilk anki haliyle, ağır akan kareler şeklinde gözümün önünde beliriyor. Ağzını mermere vurmuştu. Ağzı kanıyordu. Ağlamaya başladı ve hemen koşup ağzını yıkamaya gitti. Ben de tam peşinden koşmaya başlamıştım ki tüylerimi diken diken eden bir çığlık attı. "Dişim yok! Dişimi bul!" diyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen düştüğü yere gidip dişi aramaya başladım. Kökünden sökülmüş üst ön dişini yerde gördüğümde olduğum yere çakılıp kaldım. Sanki biri o dişe spot ışık tutuyordu ve diğer her şey kararmıştı. 'Dişlerimizi fırçalayalım' afişlerindeki gülen dişlere benzemiyordu o yerdeki. Bambaşkaydı. Benim bir türlü gelmek bilmediğimi fark eden arkadaşım bir yandan ağzından akan kanlara sahip çıkmaya çalışarak benim yanıma, salona geldi ve benim gördüğüm manzarayı görünce bir çığlık daha kopardı. Ne de olsa yerde duran canavar onun ağzından çıkmıştı. Evde ağlayarak ve çığlık atarak koşarken ağzından şu cümleler çıkıyordu sürekli: "Allah'ım! Neydi günahım benim?"

O gün, o dakikalarda, o küçücük beynim, hayatımın hiçbir evresinde aklımdan çıkmayacak olan bir düşünceyi durmaksızın pompalıyordu: İnsanlar "Allah'ım! Neydi günahım?" diye haykırırlarken bile, başlarına geleni sonuna kadar hak ettiklerini bilirler.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Alıntılar -3

Ömer düşündü:
"Burada, bu mahzende nasıl olur da koskoca bir ömür hapsedilir? Daha iyi, daha aydınlık bir yere varılacağına inanılmadan nasıl olur da bu yol yürünür? Halbuki Galip amca daha başka şeyler de görmüştür. Onun da çocukluğu ve delikanlılığı güneşli bahçelerde, geniş, alabildiğine geniş topraklarda geçmiştir. Şimdi buraya bir fare gibi tıkılmış bekliyor. Neyi? Ölümü! Bu korkunç şeyi beklemek için bile daha güzel bir yer intihap etmek elimizde değil."

***

Macide yavaşça: "Bana bir şey anlatmadın!" dedi.
"Sahi mi? Ben öyle hatırlıyorum... Nihat'la profesör Hikmet'e anlattım. O zaman sen yok muydun? Neyse, fakat kaynını hapisten kurtarmak için vezneden iki yüz lira aldığını, bunu yerine koyamadığı için defterlerde kalem oynatıp işi idareye çalıştığını herhalde söylemiştim. Aylardan beri hep tereddüt içindeydi. Kaynı mahkûm olsa, yahut beraat etse kefalet olarak tashih edecekti, fakat mahkeme bitmek bilmiyordu... Bugün odasına girdiğim zaman hemen yüzüme bakıp o mahzun haliyle gülümsedi: 'Halâ bir şey yok!' demek istediğini anladım. Fakat ben kararımı vermiştim. Gayet kısa kesmek, bunun için de hiç oyalanmadan, lakırdıya dalmadan, makine gibi istediğimi söylemek tasavvurundaydım... Şimdi pek hatırlayamıyorum. Tamamıyla yabancı biri gibi konuştum. Çoğunu Nihat'tan öğrendiğim cümleler ve tehditlerle zavallı adamı evvela şaşırttım; fakat sözlerimin sonuna doğru dudaklarında garip bir tebessüm belirdiğini gördüm. Derhal ağzım kurudu, sözümü kestim. O zaman Hüsamettin efendi yerinden kalktı. Bana doğru geldi. Yakamdan tutup dışarı atacak sandım. Yapmadı. Şimdiye kadar kendisinde asla tesadüf etmediğim pişkin ve külhanbey bir tavırla: 'Aferin evlat, iyi yetişmişsin!' dedi. Sonra kısık ve bana o anda müthiş ve yersiz gelen bir kahkaha attı: 'Zamanını da iyi intihap ettin. Maalesef seni boş çeviremeyeceğim. Madem ki iki esnaf karşı karşıyayız, açıkça konuşalım. Dün gelsen metelik alamazdın, seni tekme ile kovardım. Yarın gelsen beni bulamayacaktın. Şeytan sana fısıldamış herhalde... Mübarek olsun... Ben bu işe daha fazla dayanamayacağım. Bir nihayet vermek lazım... Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var, bir miktarını, daha doğrusu yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim. Şeytan nereye çağırırsa oraya... Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar? Dünyayı bizim kayınbirader gibi adamlar istila etmiş... Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi? Beş çocukla bir karıyı süründürmeye ne hakkım var... Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin. Sana teşekkür borçluyum evlat... Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez bir yer olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa o sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kâinatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır bir şey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum. Nah, bunak kafa... Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme. Yarına kadar sükût hakkı olarak veriyorum. Ondan sonra istersen İsrafil'in borusunu al da eflake ilan et. Vacibtaâlâ polis olup gelse beni bulamayacak. Yalnız senden bir ricam var. Namusuna güvenerek istemiyorum. Kendin için de bir faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum: Paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma... Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar. Merhametten değil, ihtiyaten sus. Haydi bakalım... Benim gözlerimi açtın, sana bir daha eyvallah... Şimdi arabanı çek... Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim... Durma... Defol!... Defol!...'
Sarhoş gibi odasından çıktım. Bütün söylediği sözler birer birer beynimde zonkluyordu. Yerinden fırlayacakmış gibi büyüyen gözleri, yeis ve ümitsizlik içinde, insanlara ve hayata karşı artık teskin edilmeyecek bir kin ile titreyen sesi peşimi bırakmıyordu. Macide, yemin ederim ki dünya kurulalı beri hiç kimse kendini, benim o anda bulduğum kadar aşağılık ve iğrenç bulmamıştır.
Web Statistics