25 Nisan 2010 Pazar

Mesâib

Ben çocukken çok yalan söylerdim. Ama öyle birilerinin hayatına etki edecek yalanlar falan değildi. Öğretmenlere söylerdim çoğu zaman. "Hocam, akşam elektrikler kesildi o yüzden ödevi yapamadım." gibi bir bahaneden daha etkili olması için "Hocam, babaannemi kaybettim." derdim. Bu biraz da öğretmenlerimin suçu çünkü elektrikler gerçekten kesilse bile inanmıyorlardı. Velhasıl, gözlerim dolardı bunu söylerken. Kendi kendimi bile inandırır, yalanımı yaşar ve hiç tanımadığım babaannem için gözyaşı dökerdim; karşımdakine inanmama şansı tanımazdım böylece. Bu yalanı söyledikten sonra pişman olmazdım çünkü babaannem zaten ben doğmadan önce ölmüştü. "Anneannemi kaybettim." demeye dilim varmazdı ama. Allah'ın beni anneannemi almakla cezalandırmasından korkardım.

Bir gün, "sürekli aynı yalanı tekrarlayamam, başka bir şey bulmalıyım" diye düşünürken, ağzımdan "Anneannem öldü." cümlesi çıkıverdi. Aylarca pişmanlığını yaşadım. Bir yandan salak gibi anneannemi gözlüyordum, herhangi bir hastalık emaresi var mı diye. Sonra baktım; kendimden bile çok değer verdiğim anneannemin, bana Allah tarafından verilen bir ceza olsun diye hastalandığı ya da öldüğü falan yok, ben de bir süre daha bu yalanı kullanmaya devam ettim. Kendimi bu yalanı söylemek durumunda bıraktığım günlerde, eve gittiğimde her zamankinden daha çok hissederdim ona duyduğum sevgiyi ve bağlılığı. Her zamankinden daha fazla sarılır, öperdim. O da çok sevinirdi. Saçma bir matematik ödevini yapmadığım için, kendisini 10 dakikalığına zihnimde öldürdüğümü bilse benden nefret eder miydi acaba? Belki de üzülürdü, bunu her yapışımda onu kendi ellerimle öldürmüşçesine acı çektiğim için. Öyle böyle bir acı değildi hissettiğim. Tasvir dahi edemem. Çünkü o 10 dakikalık süre boyunca aklım beni onun tabuttan çıkarılıp toprağa bırakıldığı ana kadar götürürdü. Her seferinde yaşardım onu kaybetmenin acısını.

Çocukken, böylesine leş bir yalan söylüyor olmama rağmen, acısını benden başka kimse çekmiyordu. Büyüyünce öyle olmadığını öğrenmem, tevbeyi öğrenmemle aynı zamanlara denk geliyor. Çok şükür.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Birileri vs. Hiç kimse

"If we don't do this, somebody else will." diyen ahlaksızların karşısında,


birileri "If we don't do this, nobody else will." diyerek duruyor.
Durmak. Duruş. Evet, duruş. Bir tane giymek lazım. Giymem lazım. Sırtımı nereye döneceğimi, gözlerimi nereye dikeceğimi, kimin karşısında duracağımı, kimin önünde siper olacağımı, kimi takip edeceğimi, kimin izini süreceğimi hatta yeri gelince kimin için öleceğimi... (bilemesem de) seçmem lazım.

13 Nisan 2010 Salı

Murat Bardakçı'nın kendisine programda tanıtması için hediye edilen kitapları, tanıttıktan sonra masanın altına fırlatmasına, o kitapların düştükleri yüzeye çarparken "Pat!" diye bir ses çıkarmasına ve o sesin stüdyoda yankılanmasına sinir oluyorum.

Ulan "Üf, şu kitap da 20 liraymış. Neyse önümüzdeki ay alırım artık." demekten ve çevremdeki insanlardan bunu duymaktan sıkıldım.
  • Böyle bir kütüphaneye ömrüm ve param yetecek mi acaba?

8 Nisan 2010 Perşembe

Yaşanan Her An Yeni Bir Zihindir

"bu şehrin bana bahşettiği iki dostumla uzun süre tadı damağımda kalacak sohbetimizin ardından, vedalaşma cümlelerinden hemen önce onlara şunu söyledim: “sizi ayrı ayrı ve çift olarak çok seviyorum, çünkü bunları konuşacak kimsem yok”
Bana bunları söyleten şey hayatı boyunca ait hissedememenin sıkıntısını çekmiş biri olarak kısa bir süreliğine ve belki de ilk kez kendime ait olacak bir şey bulduğumu duyumsamamdır: Ben bu iki dostumla paylaştığım masaya, sohbetlerimizin huzurlu tadına aidim."
Uzun bir aradan sonra yeniden ve tesadüfen karşıma çıkan bu satırları tekrar okuduktan sonra artık iyice emin oluyorum ki, yaşanan her an yeni bir zihindir.
Bazı hastalıklar insan zihninde iyileştirilmesi mümkün olmayan geriliklere yol açar. Ama o zihin de artık yepyeni bir zihindir.

4 Nisan 2010 Pazar

Şikemperver

Felakete uğrayan insanlar için 3 rakamı felaket öncesinde pek bir şey ifade etmiyor olsa da hayata veda ettikleri ya da hayata çeşitli ruhsal-fiziksel yaralarla devam ettikleri andan itibaren çok önemli bir hale gelir. 3, onlara vurulan darbelerin ve yutuluşlarının nicel ifadesidir.

İlk olarak felaketin kendisi yutar onları. Sonra ağızbirliğiyle senaristler ve yönetmenler. En son da duyarlı sinema severler. En son kısım aynı zamanda en üzücü, en derin, en pis, en iğrenç kısımdır çünkü sırf film çıkışında "Ben ağlamadım lan!" diyebilmek için akıtılmayan gözyaşlarının boğaz civarındaki yan etkisi olduğu zannedilen acı, aslında en fazla birkaç saat sonra lezzetli bir sinema sonrası yemeği ile birlikte sindirilecek ve akabinde vücuttan dışarı atılacak olan, felakete uğramışların ruhlarıdır.

Felakete uğramışların binlerce kere yaşamayı ya da ölmeyi diledikleri o anlar, sayısal olarak iyi ihtimalle birkaç yüz bin insanın patlamış mısırlarının yanına çerez; araştırma yapmayı ve kitap okumayı sevmeyen, "Bu konu hakkında bir kitaba beş günümü vereceğime, bir filme iki saatimi vermem daha zekice." diyerek paradokslara sürüklenen gençliğe iki saatlik oyalantı; gözyaşları sel olan Pelin'in, Ahmet'in omzunda bulduğu sıcak bir teselli olsun ve başarılı olduğu oranda da yaratıcılarının cebine para soksun diye üretilen bir palavraya dönüşüyor.

Gözyaşlarına neden olacak şekilde biten bir felaket filminin yarım saat sonra akıldan çıkıyor olması ve dünya üzerinde öyle bir olay hiç yaşanmamış, aslında film sadece yaratıcı ama biraz da canice bir senaryodan ibaretmiş gibi bir hisse kapılınması, tahmin ediyorum ki sadece şahsıma münhasır bir durum değil.
İşte tam da bu yüzden, bazen bu tip filmlerin hiç çekilmediği, olanların gerçekliğini yitirmediği, P.S. I Love You ve The Boy in the Striped Pyjamas'ın midelerde aynı sürede hazmedilmediği, Rachel Corrie gibi aktivistlerin saymakla bitmediği bir dünya hayal ediyorum. (2010 Miss Universe'e katılıyor olsaydım, Rachel Corrielerin aktivist olmasına gerek bile kalmayan, podyumda birlikte yürüyebildiğimiz bir dünya hayal ediyor olurduğumu söylerdim.)

Ve ardından bir uyarlama savaş filmi daha açıp bu hayalimle birlikte, sizi bu konudaki samimiyetimle ilgili düşüncelerinizi sorgulamaya bırakıyorum.

1 Nisan 2010 Perşembe

Müşkil

Bize derdini ağzını bile açmadan anlatmaya çalışan adama mutaassıp/bağnaz/yobaz diyor, korku dolu gözlerle bakmaktan yorulup ondan koşarak kaçıyoruz.
Bize -ilk adamla aynı olan- derdini sadece ağzını kullanarak anlatmaya çalışan adama da ağız kavafı/geveze/lafazan diyor, küçümseyen gözlerle bakmaktan sıkılıp onu defediyoruz.

Madem ki zihnimizi ve ruhumuzu yansıtan gözlerimiz korku ile küçümseme arasında volta atmaktan şaşı olmuş ve biz eğriyi doğru, doğruyu eğri görür olmuşuz, hem tavrımızla göstermeli, hem de boğazımızı yırtana kadar haykırmalıyız:

Başımıza her ne geliyorsa bize müstahak.
Çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz insanlar, o çok iyi bildiğimiz özelliklerini (özellikle kötü olanları) her sergilediğinde, şaşırıyoruz. Oysa asıl, kendimizi nasıl da her seferinde giderek artan bir şaşkınlık içinde buluyor olduğumuza şaşırmalıyız.

Onlar değişmiyor mu? Hala aynı şekilde şaşırabildiğimze göre biz de değişmiyoruz demektir.
Web Statistics