12 Şubat 2010 Cuma

Güneş doğdu.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce, ahlâksız sustu.
Ahlâksızı susturan gülüşün sahibi sordu:
"Ahlâk nedir ki?"
Ahlâksızdan soruldu; tüm çocuklar sustu.
Ahlâksız bakışlarını yerden kaldırmadan konuştu:

"İçine düştüğüm durumdan kimse sorumlu değil.
İçine düştüğüm şu karmaşık ağ; benim duygularım,
mantığımı yok etti.
Mantığın olmadığı yerde ahlâk,
sabahleyin tatlı bir tebessümle uyandıran bir rüyadan farklı olabilir mi?
Çocuklarım! Sizler bile söylediniz:
'Buraya ayak basış nedenin biz değiliz!'
Haklıydınız.
O'ydu buraya gelmemin tek nedeni.
Sizler günahlarımı örten perdelerdiniz.
Sahnede dönen oyunları ancak sizler saklayabilirdiniz."

Ahlâksızın gözleri doldu ama ağlayamadı.
Ahlâksız ahlâktan, ağlamaktan anladığı kadar anlardı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce ahlâksız sustu.
Onu susturan gülüşün sahibi konuştu:

"Hayatımdaki şu yüce kadın, kendine yabancılaştı.
Onu ondan iyi ben bildim;
o beni tanıyamadı bile.
Şimdi onu bildiğimden, sizlerden korkuyorum.
Ona güvenmiyorum.
Onu ondan iyi ben bildim;
o beni göremedi bile.
Şimdi onu bildiğimden, kendimden korkuyorum.
'Sadece ben yıkabilirim kendimi.' demiştim.
'Sadece ben istersem zarar görebilirim.'
Şimdi kimseye güvenmediğimden,
yerle bir olurken kimseden yardım istemiyorum."

Korkak arkasını döndü.
Herkes korkağın yüzüne döndü.
Korkak gözlerini kapadı.
Kimseyi görmezse, kimseye görünmez sandı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce korkak gözlerini araladı.
Korkağa gözlerini açtıran gülüşün sahibi sordu:
"Korkusuzluk nedir ki?"
Korkaktan soruldu; tüm çocuklar sustu.
Korkak ağzını açmaya bile korkunca, bakışları konuştu:

"Bilseydim o yolun sonunu,
tanısaydım onu,
tanısaydım kendimi
ve görebilseydim karanlıkta,
aklımda tutabilseydim bir sonraki hamlemi...
Belki bir hayatım olabilecekti.
Oysa ben korkağım.
Ölümün soğuttuğu bir bardak suyu içeceğime,
susuzluktan ölecek kadar korkağım.
Gidemem bile.
Terk edemem.
Terk edersem, geri dönemem.
Çok geç kalmaktan,
geri dönüp de bulamamaktan korkarım.
Bulsam da bakamam.
Kafamı sudan çıkarıp ölüme bakacağıma,
nefessizlikten ölecek kadar korkağım."

Korkak derin bir nefes aldı ama geri bırakamadı.
Korkak korkusuzluktan, yaşamaktan anladığı kadar anlardı.

Yer yarıldı, ölmüş içine gömüldü.
Herkes onun solgunluğuna büründü.
Yeraltında çürürse, kimse çirkinliğini göremez sandı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce etten ayrılan ruh göründü.
Ruhu görünür kılan gülüşün sahibi sordu:
"Ölümsüzlük nedir ki?"
Ölmüşten soruldu; tüm çocuklar sustu.
Ölmüş, etinden utanarak konuştu:

"Ölümümü güzel kılmak için o denli çalıştım ki,
ölüm nedir bilmedim.
Yerin içine girene kadar,
mezarlıktan geçmedim.
Ruh taşırken çürüyenlere benzememek için
ruhumdan yüz çevirdim.
Söylenmesi gerekenleri erteledim;
sanki sonsuzluk benimmiş,
sanki herkes kölemmiş gibi.
Bugün bitirdiğim bu yola başladığımda,
elimde tek bir hazine vardı:
Ölümümü işaret eden bir pusula.
Bir saat gibi koluma takacağıma,
bir böcek gibi, ölmesi için avcumu sıktım.
Ölümü öldürdüğümü sandım.
Onun bilincinin kıymetini bilmedim.
Hayatı ölümden ayıracak kadar kudretli bildim şu çürümeye duran bedeni.
Tüm nehirlerin denizlere kavuştuğunu öğrenmeyi hep reddettim."

Ölmüş ağzını bir daha açmamak üzere kapadı.
Ölmüş ölümsüzlükten, ölümü öldürmekten anladığı kadar anlardı.
Güneş battı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Web Statistics