22 Ocak 2010 Cuma

Günlük Zamanları: Kırbaç Sesi vs. Motor Sesi

Kalemi ve kâğıdı elime aldım; çok güzel bir duygu bu. Dokunmak; kitabın sayfalarına değil, kendi el yazımla dolu sayfalara dokunmak. Yıllardır mektup yazmıyorum ve aylardır düşüncelerimi kâğıda aktarmadım. Microsoft Office Word'ü açıyorum ve yazmaya başlıyorum (orijinal yazılım kullanın!). Biliyorum, bu yazıyı da bilgisayara geçireceğim ne olur ne olmaz diye ama yazarken insanın bileklerinin ağrıması bambaşka bir his. Tatlı bir ağrı; emeğin ağrısı.

Kalemi, kâğıdı elime aldım almasına ama tarihin ne olduğunu bile bilmiyorum. Günlerim birbirinin içine geçti çünkü. Tarihi duvar takvimine bakarak öğrenmedim hiç; yaşım tutmadı. Bilgisayar çağı çocuğuyum ben! Cep telefonum da burada değil şimdi. Sonra icabına bakarım sağ üst köşenin. Ya da bakmam. Bu yazı da zamandan bağımsız durur bir yerlerde. Bu yazıyı da ben yazıyor olduğuma göre, ben de zamandan bağımsız dururum. Durur muyum? Onun etkilerinden kurtulur muyum?

Bir adam varmış, mükemmel bir baston yapmak istiyormuş ancak mükemmel bir işin sadece zamandan bağımsız olarak yapılabileceğini, kusurlu bir işinse zaman göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkacağını düşünüyormuş. O yüzden de “Hayatım boyunca bu bastonu yapmak için çalışacağım, zaten mükemmel olacağı için hayatımı buna adamamda bir sakınca yok.” diye düşünüp kendini yalnızca bu bastonu yapmaya adamış. Zamanla uzlaşma yapmadığı için zaman onun yolundan çekilmiş. Adam daha uygun dalı bile bulamadan nice şehir yerle yeksan olmuş. Sonunda uygun dalı bulmuş ve yontmaya başlamış. Daha sopaya şeklini veremeden en güçlü imparatorluklar çökmüş. Bastonu düzeltip cilaladığında, Klapa artık bir kutup yıldızı değilmiş. Sopasını güzel taşlarla süsleyemeden Brahma defalarca uyuyup uyanmış. Neyse ne… Apaçık saçmalıyorum. Ben o hikâyedeki adam değilim ki! Neyi mükemmel yapabileceğini bile bilmeyen basit bir insanım; zindanlarından kurtulamamış. Hatta normlara şöyle bir göz atınca asosyal bile diyebiliyorum kendime. Ancak hayatımın benim istediğim yönde yürüyor olması, tükettiğim bira sayısıyla övünüyor olmaktan daha önemli. Annem bu durum için “Gençliğini harcıyorsun kızım.” diyor, bense “Kendini terbiye etme döneminden geçmeye çalışıyorum.” demeyi yeğliyorum. Utopia adasında yaşamıyoruz sonuçta ve sahip olduğumuz yönetim sisteminin günaha girmemizi engellemek için tasarlanmadığı aşikâr. Günaha bulanmışların kurduğu sistemin içinde günaha bulanmış terbiyeler alarak, günaha bulanmış iyilikler yaparak, günaha bulanmış eğitimcilerin günaha bulanmış erdem tanımlarını dinleyerek yetişiyoruz. O halde, aklı olan insanların durup, düşünüp, kendilerini terbiye etmesi şart! Gerisi tevekkül.

Kimse bize altının sırf demirden daha az bulunduğu için değerli olmasının saçmalığından bahsetmiyor. Gökyüzünde asılı duran güneş, yıldızlar ve ayın parlaklığının yanında, boyunlarımızı ve bileklerimizi saran elmasların, yakutların ve incilerin parlaklığının hiçbir şey ifade etmediğini söyleyen insanlarla yaşamıyoruz. Gün gelip satılabilir diye mücevherlerini minik bohçalar içinde saklayan anneannelerin torunlarıyız. Bizim Utopus isimli bir kralımız da olmadı zaten. Ama beş yüz sene evvel yaşamış Thomas More diye birinin kitabını okuma şansımız oldu. “Para” verip, alıp okuduğumuz ve kendimizi terbiye etme dönemimize katkıda bulunmak için ömürlerini feda etmiş insanlarımız oldu. Benim harcadığım bu ömür birilerinin hayatında bir şeyler değiştirmeye yetecek mi acaba? Her şey benim algıladığım gibidir, o halde ben değişirsem herkes ve her şey değişir. Ama ömrüm beni değiştirmeye yetecek mi acaba? Söylediğim yalanların ve yaptığım iyiliklerin sonuçlarını Bergman, Forster, Boyle ve Burton’ın birlikte yönettiği bir filmde görebilseydim keşke! Keşke hayatımı anlatacak olan kitap, “itiraf”larımı değil “öğreti”lerimi barındıracak olsaydı: tertemiz bir kitap olsaydı.



Bir araba geçti. Sabahın bu saatinde geçen bir arabanın sesi insanın düşüncelerini bölüp onu rahatsız edebiliyor. Tam da itiraflara girmek üzereydim ve günah çıkarma işlemlerini başlatıyordum. Keşke günah çıkarma ayinimi bölen, bir araba sesi olmasaydı. Kırbaç sesi duysaydım sabahın bu saatinde. Komik bir cümle oldu değil mi? Değişik fantezilerim olduğunu falan düşünüyorsunuzdur şimdi. Hadi hadi! Siz de itiraf edin. Siz de çıkarın günahlarınızı çıkarabilirseniz. Fesatlığınızı kusun. Bana taş atmaya yeltenen o elleriniz titresin de durun. Oysa 19. Yüzyılda yaşamış huysuz düşünür Schopenhauer, değişik fantezileri olan biri olduğumu düşünmezdi; bir aptal olduğumu düşünürdü kırbaç sesi duymak istediğim için. “Neden?” diye sorardı bana belki. “Neden düşüncelerini bölen şu aşağılık kırbaç sesini duymak istiyorsun?” Ben de cevap verirdim: “Sen ki, ‘Sokaktaki adam için kafa işi, hangi türden olursa olsun tahammül edilemez bir azap ve işkencedir. Kalabalık bir kasabanın sokaklarında boş yük ya da binek arabasıyla dolaşan ve her birkaç adımda bir gücü yetebildiğince bir buçuk iki metrelik kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip beş hakiki değnek atılmayı hak eder.’ diyordun, sen bile bilemezdin farkına bile varamayacak kadar özümseyeceğimiz bu felaketin kapımızı çalacağını.” Devam ederdim: “Sen, alnı kırışmış, saçları dökülmüş, gözleri zekâ parıltıları saçan güzel adam, bir kırbaç sesine bile dayanamıyorsan, söyle bana, her üç saniyede bir duyulan korna sesine, kesintisiz duyulan araba motoru sesine, şu gürültülü vili, ignobili, barbare ed indegne conversazioni’ye, nasıl katlanırdın?” Katlanamazdın.

Bunları yazmaya başlamadan önce, yatakta uykumun gelmesi için sağa sola dönerken sessizliğin sesini duydum. Hani o kadar sessiz olur bazen ki, saçlarınızın yastığa sürtünürken çıkardığı sesleri bile duyarsınız. Kulağınızda inceden bir çınlama peyda olur. İşte öyle bir anda bütün bu yazdıklarım (o an için, gelecek zaman daha doğru bir fiil çekimi) yakama yapıştı. Uyuyabilirdim, ancak uyumak bu sessizliğe hakaret olurdu. Düşüncelerimin toplanması için düzenlenmiş şık bir partiye, pijamalarla gitmek olurdu.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken söyledi: Bir filozof –kim olduğunu o da unutmuş- “Uyku ile uyanıklık arasında aklıma gelen şeyleri yazmamış olsaydım muhtemelen bugün, burada olamazdım.” minvalinde bir şeyler söylemiş. Zaten insanın aklına tuhaf fikirler yalnız kaldığı sessiz bir ortamda gelmez mi? Tuvaletin kimi zihinler için bulunmaz nimet olması da bundan ileri gelmez mi? (Bazıları resim eksiltmek diyor buna.)

Saat 6.30 falan olmalı; araba sesleri artmaya başladı ve ben, tam şu anda, bir yazar için sessiz bir yerde oturma lüksü olmadığı sürece, gecenin gündüze karışmasının gerekliliğini çok net anlıyorum. O kadar büyük bir hengâme var ki, kendi kafamdaki sesleri duyamaz oluyorum bazen. Mide bulandırıcı derecede birbirine girmiş insan konuşmaları, araba sesleri, yanımda duran adamın telefonunun zil sesi, diğer yanımda duran kadının telefonunun zil sesi, benim telefonumun zil sesi… Bir şey düşünmeye çalışıyorum, ama milyonlarca şey beynimi acımadan milyonlarca parçaya bölüyor. Bir uğultu şeklinde duyuyorum şu an iyice yoğunlaşmaya başlamış trafiğin sesini. Evim anayolun üzerinde bile değil üstelik. Şimdiden başladı kornalar. Otobüs şoförleri nasıl da küfrediyordur şimdi… Acıktım bir de. Yazacak bir şeyler daha vardı kafamda ama yok oldular birden. Zaten kolum da kopmak üzere. Ama merak ediyorum, trafiğin uğultusunu duymaya başlamamla, düşüncelerimin puf diye kaybolması bir tesadüf mü? Bence değil. Kırbaç sesi duymak istiyorum artık. Söz veriyorum, sopa falan atmayacağım arabacıya.

Thoreau’ya nasıl da imreniyorum. Onun bir dostu vardı; Emerson vardı ve Walden gölü vardı. Ben ne yapacağım şimdi? Nereye kaçacağım? Bilmiyorum. Ama büyük bir zihin olmasam da şunu biliyorum:

"Eğer bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder veya bir ordu küçük birliklere parçalansa veya bölünse bütün gücünü kaybeder; tıpkı bunun gibi büyük bir zihin dışarıdan müdahaleye maruz kalmasıyla, rahatsız edilmesiyle birlikte sıradan bir zihne göre sahip olduğu üstünlük ve ayrıcalığı kaybeder. Çünkü onun üstünlüğü tıpkı içbükey bir aynanın üzerine düşen ışığın tüm ışınlarını yoğunlaştırması gibi bütün gücünü tek bir noktaya ve konuya yoğunlaştırmasını gerektirir. Gürültünün sebebiyet verdiği sekte bu yoğunlaşmayı engeller.”

2 yorum:

  1. bileğinin ağrısı yoluna fener olsun mine sultan... o yol seni nereye çıkarır bilmiyorum ama kesinlikle bir yere çıkaracaktır :)

    YanıtlaSil
  2. Eksik olma Robicik. Bileklerim kopana kadar yazarsam belki bir yerlere çıkarım. Çıktığım yer de düzgün olur inşallah.

    YanıtlaSil

Web Statistics