25 Ocak 2010 Pazartesi

Bize Acı'dan söz et.

Sonra bir kadın söz aldı ve bize Acı'dan söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:

Acınız, idrakinizi kaplayan kabuğun kırılmasıdır.
Nasıl ki, bir meyvenin yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir.

22 Ocak 2010 Cuma

Günlük Zamanları: Kırbaç Sesi vs. Motor Sesi

Kalemi ve kâğıdı elime aldım; çok güzel bir duygu bu. Dokunmak; kitabın sayfalarına değil, kendi el yazımla dolu sayfalara dokunmak. Yıllardır mektup yazmıyorum ve aylardır düşüncelerimi kâğıda aktarmadım. Microsoft Office Word'ü açıyorum ve yazmaya başlıyorum (orijinal yazılım kullanın!). Biliyorum, bu yazıyı da bilgisayara geçireceğim ne olur ne olmaz diye ama yazarken insanın bileklerinin ağrıması bambaşka bir his. Tatlı bir ağrı; emeğin ağrısı.

Kalemi, kâğıdı elime aldım almasına ama tarihin ne olduğunu bile bilmiyorum. Günlerim birbirinin içine geçti çünkü. Tarihi duvar takvimine bakarak öğrenmedim hiç; yaşım tutmadı. Bilgisayar çağı çocuğuyum ben! Cep telefonum da burada değil şimdi. Sonra icabına bakarım sağ üst köşenin. Ya da bakmam. Bu yazı da zamandan bağımsız durur bir yerlerde. Bu yazıyı da ben yazıyor olduğuma göre, ben de zamandan bağımsız dururum. Durur muyum? Onun etkilerinden kurtulur muyum?

Bir adam varmış, mükemmel bir baston yapmak istiyormuş ancak mükemmel bir işin sadece zamandan bağımsız olarak yapılabileceğini, kusurlu bir işinse zaman göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkacağını düşünüyormuş. O yüzden de “Hayatım boyunca bu bastonu yapmak için çalışacağım, zaten mükemmel olacağı için hayatımı buna adamamda bir sakınca yok.” diye düşünüp kendini yalnızca bu bastonu yapmaya adamış. Zamanla uzlaşma yapmadığı için zaman onun yolundan çekilmiş. Adam daha uygun dalı bile bulamadan nice şehir yerle yeksan olmuş. Sonunda uygun dalı bulmuş ve yontmaya başlamış. Daha sopaya şeklini veremeden en güçlü imparatorluklar çökmüş. Bastonu düzeltip cilaladığında, Klapa artık bir kutup yıldızı değilmiş. Sopasını güzel taşlarla süsleyemeden Brahma defalarca uyuyup uyanmış. Neyse ne… Apaçık saçmalıyorum. Ben o hikâyedeki adam değilim ki! Neyi mükemmel yapabileceğini bile bilmeyen basit bir insanım; zindanlarından kurtulamamış. Hatta normlara şöyle bir göz atınca asosyal bile diyebiliyorum kendime. Ancak hayatımın benim istediğim yönde yürüyor olması, tükettiğim bira sayısıyla övünüyor olmaktan daha önemli. Annem bu durum için “Gençliğini harcıyorsun kızım.” diyor, bense “Kendini terbiye etme döneminden geçmeye çalışıyorum.” demeyi yeğliyorum. Utopia adasında yaşamıyoruz sonuçta ve sahip olduğumuz yönetim sisteminin günaha girmemizi engellemek için tasarlanmadığı aşikâr. Günaha bulanmışların kurduğu sistemin içinde günaha bulanmış terbiyeler alarak, günaha bulanmış iyilikler yaparak, günaha bulanmış eğitimcilerin günaha bulanmış erdem tanımlarını dinleyerek yetişiyoruz. O halde, aklı olan insanların durup, düşünüp, kendilerini terbiye etmesi şart! Gerisi tevekkül.

Kimse bize altının sırf demirden daha az bulunduğu için değerli olmasının saçmalığından bahsetmiyor. Gökyüzünde asılı duran güneş, yıldızlar ve ayın parlaklığının yanında, boyunlarımızı ve bileklerimizi saran elmasların, yakutların ve incilerin parlaklığının hiçbir şey ifade etmediğini söyleyen insanlarla yaşamıyoruz. Gün gelip satılabilir diye mücevherlerini minik bohçalar içinde saklayan anneannelerin torunlarıyız. Bizim Utopus isimli bir kralımız da olmadı zaten. Ama beş yüz sene evvel yaşamış Thomas More diye birinin kitabını okuma şansımız oldu. “Para” verip, alıp okuduğumuz ve kendimizi terbiye etme dönemimize katkıda bulunmak için ömürlerini feda etmiş insanlarımız oldu. Benim harcadığım bu ömür birilerinin hayatında bir şeyler değiştirmeye yetecek mi acaba? Her şey benim algıladığım gibidir, o halde ben değişirsem herkes ve her şey değişir. Ama ömrüm beni değiştirmeye yetecek mi acaba? Söylediğim yalanların ve yaptığım iyiliklerin sonuçlarını Bergman, Forster, Boyle ve Burton’ın birlikte yönettiği bir filmde görebilseydim keşke! Keşke hayatımı anlatacak olan kitap, “itiraf”larımı değil “öğreti”lerimi barındıracak olsaydı: tertemiz bir kitap olsaydı.



Bir araba geçti. Sabahın bu saatinde geçen bir arabanın sesi insanın düşüncelerini bölüp onu rahatsız edebiliyor. Tam da itiraflara girmek üzereydim ve günah çıkarma işlemlerini başlatıyordum. Keşke günah çıkarma ayinimi bölen, bir araba sesi olmasaydı. Kırbaç sesi duysaydım sabahın bu saatinde. Komik bir cümle oldu değil mi? Değişik fantezilerim olduğunu falan düşünüyorsunuzdur şimdi. Hadi hadi! Siz de itiraf edin. Siz de çıkarın günahlarınızı çıkarabilirseniz. Fesatlığınızı kusun. Bana taş atmaya yeltenen o elleriniz titresin de durun. Oysa 19. Yüzyılda yaşamış huysuz düşünür Schopenhauer, değişik fantezileri olan biri olduğumu düşünmezdi; bir aptal olduğumu düşünürdü kırbaç sesi duymak istediğim için. “Neden?” diye sorardı bana belki. “Neden düşüncelerini bölen şu aşağılık kırbaç sesini duymak istiyorsun?” Ben de cevap verirdim: “Sen ki, ‘Sokaktaki adam için kafa işi, hangi türden olursa olsun tahammül edilemez bir azap ve işkencedir. Kalabalık bir kasabanın sokaklarında boş yük ya da binek arabasıyla dolaşan ve her birkaç adımda bir gücü yetebildiğince bir buçuk iki metrelik kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip beş hakiki değnek atılmayı hak eder.’ diyordun, sen bile bilemezdin farkına bile varamayacak kadar özümseyeceğimiz bu felaketin kapımızı çalacağını.” Devam ederdim: “Sen, alnı kırışmış, saçları dökülmüş, gözleri zekâ parıltıları saçan güzel adam, bir kırbaç sesine bile dayanamıyorsan, söyle bana, her üç saniyede bir duyulan korna sesine, kesintisiz duyulan araba motoru sesine, şu gürültülü vili, ignobili, barbare ed indegne conversazioni’ye, nasıl katlanırdın?” Katlanamazdın.

Bunları yazmaya başlamadan önce, yatakta uykumun gelmesi için sağa sola dönerken sessizliğin sesini duydum. Hani o kadar sessiz olur bazen ki, saçlarınızın yastığa sürtünürken çıkardığı sesleri bile duyarsınız. Kulağınızda inceden bir çınlama peyda olur. İşte öyle bir anda bütün bu yazdıklarım (o an için, gelecek zaman daha doğru bir fiil çekimi) yakama yapıştı. Uyuyabilirdim, ancak uyumak bu sessizliğe hakaret olurdu. Düşüncelerimin toplanması için düzenlenmiş şık bir partiye, pijamalarla gitmek olurdu.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken söyledi: Bir filozof –kim olduğunu o da unutmuş- “Uyku ile uyanıklık arasında aklıma gelen şeyleri yazmamış olsaydım muhtemelen bugün, burada olamazdım.” minvalinde bir şeyler söylemiş. Zaten insanın aklına tuhaf fikirler yalnız kaldığı sessiz bir ortamda gelmez mi? Tuvaletin kimi zihinler için bulunmaz nimet olması da bundan ileri gelmez mi? (Bazıları resim eksiltmek diyor buna.)

Saat 6.30 falan olmalı; araba sesleri artmaya başladı ve ben, tam şu anda, bir yazar için sessiz bir yerde oturma lüksü olmadığı sürece, gecenin gündüze karışmasının gerekliliğini çok net anlıyorum. O kadar büyük bir hengâme var ki, kendi kafamdaki sesleri duyamaz oluyorum bazen. Mide bulandırıcı derecede birbirine girmiş insan konuşmaları, araba sesleri, yanımda duran adamın telefonunun zil sesi, diğer yanımda duran kadının telefonunun zil sesi, benim telefonumun zil sesi… Bir şey düşünmeye çalışıyorum, ama milyonlarca şey beynimi acımadan milyonlarca parçaya bölüyor. Bir uğultu şeklinde duyuyorum şu an iyice yoğunlaşmaya başlamış trafiğin sesini. Evim anayolun üzerinde bile değil üstelik. Şimdiden başladı kornalar. Otobüs şoförleri nasıl da küfrediyordur şimdi… Acıktım bir de. Yazacak bir şeyler daha vardı kafamda ama yok oldular birden. Zaten kolum da kopmak üzere. Ama merak ediyorum, trafiğin uğultusunu duymaya başlamamla, düşüncelerimin puf diye kaybolması bir tesadüf mü? Bence değil. Kırbaç sesi duymak istiyorum artık. Söz veriyorum, sopa falan atmayacağım arabacıya.

Thoreau’ya nasıl da imreniyorum. Onun bir dostu vardı; Emerson vardı ve Walden gölü vardı. Ben ne yapacağım şimdi? Nereye kaçacağım? Bilmiyorum. Ama büyük bir zihin olmasam da şunu biliyorum:

"Eğer bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder veya bir ordu küçük birliklere parçalansa veya bölünse bütün gücünü kaybeder; tıpkı bunun gibi büyük bir zihin dışarıdan müdahaleye maruz kalmasıyla, rahatsız edilmesiyle birlikte sıradan bir zihne göre sahip olduğu üstünlük ve ayrıcalığı kaybeder. Çünkü onun üstünlüğü tıpkı içbükey bir aynanın üzerine düşen ışığın tüm ışınlarını yoğunlaştırması gibi bütün gücünü tek bir noktaya ve konuya yoğunlaştırmasını gerektirir. Gürültünün sebebiyet verdiği sekte bu yoğunlaşmayı engeller.”

18 Ocak 2010 Pazartesi

Merhaba dünyalı! Ben dostum.

Eski "dost"uma... Zamanı geldiğinde kahkahalar atarak okumamız dileğiyle...(Dramatize etmenin hastasıyımdır.)

Samimiyetsizlik ve içtenlik arasındaki o ince çizgide taklalar atabilmeyi hiç öğrenmeyelim isterdim; oysa her ikimiz de değme cambazlara taş çıkardık. Ben uzmanlığımı merhaba kelimesi üzerine yaptım. Ben,

- Merhaba dediğim kişinin gözlerinin içine bakmamaya,
- Sesli harfleri adeta yutup, sohbet programlarındaki gibi mrb diyerek kelimeyi söyleme süresini mümkün olduğunca kısmaya,
- Yanından geçip giderken söylemeye,  bir an için bile olsa durmaya tenezzül etmemeye,
- Söylerken ses tonuma buz tutmaya,
- Suratıma "Merhaba dediğime bakma, bu konuşmanın devamı gelmeyecek." ifadesi takınmaya
- İçerisinde herhangi bir merhamet tonu barındırmamaya, belki yer yer korku barındırmaya

mazhar oldum. Ya sen?

Bu arada, merhabanın bir diğer anlamının da "korkma, benden sana zarar gelmez" olduğunu biliyor muydun? Ben de bugün öğrendim.

Hayırlara vesile olsun!

17 Ocak 2010 Pazar

2M

Ménalque takıntımın doruklarındayım. Önemli olan aşağıya nasıl varacağım. Sakin sakin, bildiğim güvenli yöntemleri kullanarak mı yoksa kendimi tepeden bodoslama aşağıya bırakarak mı?

"Bugün de arkasında duramayacağım hiçbir şey yapmadım." 
Her günüm böyle özetlensin, gerekirse hayatım monoton olsun. Ne de olsa monotonluk benim gibilerin derdi değil, onların derdi.

15 Ocak 2010 Cuma

Ölümün zamanı - Zamanın ölümü


Uyumuyorum, uyanmıyorum. Gözlerimin acısına duyarsızlaşıyorum. Ekrana bakıyorum. Renkler... Turuncu, sarı, yeşil ve siyah. Gözlerimi kapatıp açıyorum. Renk bile görmüyorum. Gözlerim yanıyor. Ayna. Gözlerim kızarmış. Göz kapaklarım morarmış. Suratım bembeyaz. Suratım yanıyor. Ne için? Kim için? Zaman. Zaman izâfi. Zaman döngüsel. Yalan. Zaman çizgisel. Sürekli ilerliyor üstelik. Benden önde gidiyor sürekli. Koşuyorum. Yetişemiyorum. Nefes nefese kalıyorum. Uyku. Birazcık uyusam... Olmaz! Yetişmeliyim! Gözlerim. Acı. Ekran. Renkler. Uyumuyorum, uyanmıyorum. Uyanmadığım için başlayamıyorum. Aynı gün sürekli devam ediyor. Hiç bitmiyor. Dün, gün 48 saatti, şimdi 72 saat olmak üzere. Dün yok. Gün var. Uyku. Birazcık uyusam. Başlamak istiyorum. Gün değişsin istiyorum. Diğer insanlar değiştiriyor günü. Beni almıyorlar. Ben kalıyorum. Saatin ortasında durmuş dönüyorum. Ben sola dönüyorum, zaman sağa dönüyor. Zaman döngüsel; sadece benim için. Onlar için çizgisel. Ama ben onlar için yaşıyorum. Onlara yetişmeliyim! Yetişemiyorum. Zaman benim ötemde, onlar zamanın ötesinde. Gözlerim suratımdan emdiği kanı pompalıyor. Kansızlığım yanıyor. Kalbim yok. Gözlerim var sadece. Her şey bulanık. Kim için? Onlar için. Ne için? Bilmiyorum. Sadece yapıyorum. Of! Nefes almh.. Ağh.. Ciğerlerim... Nefes... Kalbim yok. Gözlerimden kan fışkırıyor. Son bir hamle! Sonunda! Zamana yetişiyorum. Tutuyorum. Son bir şarkı. "I feel it all" diyen adamın sesi. Son kez ne var ne yok hissediyorum. Ben zamanı öldürüyorum, zaman beni öldürüyor. Dudaklarımdaki gülümseme uyuduğuma seviniyor. Ben sevinemiyorum. Ben yokum.

14 Ocak 2010 Perşembe

Şarkı Tavsiyesi: Kultur Shock - Rose

Gino Yevdjevich'in aksanı yeter.

Yesterday, my rose opened up and said,
Said that life is cruel and i am no longer scared.
I believe in power of my thorn.
Not afraid of humans anymore.
I believe in power of my thorn.
Not afraid of humans anymore.

Yesterday my world of pain suddenly collapsed.
I looked straight into the sun and smiled.
I will never die.
Roses, roses at my door.
Not afraid of humans anymore.
Roses, roses at my door.
Not afraid of humans anymore.

"I believe in power of my thorn.
Not afraid of humans anymore."

11 Ocak 2010 Pazartesi

Formspring me Ménalque. Ask me anything...



Birbirimize soracak bunca yeni sorumuz varken, nasıl iddia edebiliriz ki birbirimizi tanıdığımızı? Sorular bitse bile, kendi kendimize söylediğimiz yalanlara dâhi hemen inanabiliyorken, nereden bileceğiz birbirimize doğru söyleyip söylemediğimizi? Bilemeyeceğiz. Ama inanacağız söylenenlere. Sırf gün gelip de salyalar saçarak "Beni kandırdın!" diye haykırabilmek için, sorgulamadan inandıklarımızın yüzüne; onlar salyalarını bizim yüzümüze saçmadan önce. O zaman ne anlamı var soru sormanın, cevap vermenin, hatta konuşmanın? Ménalque? Sana soruyorum bunları! Neden susuyorsun? Neden sorularıma cevap vermiyorsun? Ah öyle ya, sen susuyordun; hayatın anlatıyordu her şeyi. Lanet olsun sana Ménalque! Allah'ın cezası konuşmayan dürüstlük abidesi.

9 Ocak 2010 Cumartesi

Masadaki ters duran kibrit çöpü olmak ya da olmamak...

Sessizliğin huzur verdiği anlar vardır. Her şey o kadar bütünleşir ki o anla, sözcükler utançlarından anlamların yanında duramazlar; kopup giderler. İşte o anlardan biriydi kız için. Konuşmak istemiyordu, karşısında oturan adamın da ağzını açıp tek kelime etmemesini diliyordu çünkü ağızlarından çıkacak sözlerin o anın hakkını veremeyeceğinden emindi. Ama adam konuştu.
"Ben," dedi bir süredir oynamakta olduğu kibrit çöplerini göstererek, "işte bu kibrit çöplerinden, ters olanıyım."
Kız önce masada duran kibrit çöplerine, sonra da adamın gözlerinin ötesine baktı. Söyleyecek bir şeyi yoktu; sustu. Hep mütevazı olunması gerektiğine inanrıdmıştı kendini. Ama şimdi cüretkâr adamın biri karşısına geçmiş, sürüden farklı olduğunu söylüyordu. Bu cesareti buluyordu kendinde. Kız biliyordu, sürüden gerçekten farklı olan insanın sürüden farklı olduğunu söylemeye gerek duymayacağını. Sorulduğunda bile.

Sessizliğin huzuru altüst ettiği anlar vardır. Her şey o kadar yabancılaşır ki o ana, sözcükler yüklenebilecekleri tüm anlamları yüklenirler; yeter ki o kahredici sessizliği bozabilsinler. Adam için o anlardan biriydi. Bildiği tüm kelimeleri, üstlendikleri tüm anlamlarla kullanmak istiyordu. Yeter ki bir fare gibi huzurunu ve kulaklarını kemiren şu sessizliği yok edebilsin. Ama şimdi de kelimeler o kadar çok anlam yüklenmişlerdi ki, kafası karışıyordu. Ne diyeceğini bilemiyordu. Ne olduğunu anlamadan sözcükler çıktı ağzından. Bir soru.

"Peki ya sen?"  Kız, sürüden ayrı olabilmek için her şeyini verebilirdi. Gerçek anlamıyla her şeyini verebilirdi. Diyojen'in geldiği noktaya zihinsel olarak da gelebileceğini bilseydi eğer... Ama her şeyini vermek onu zihinsel olarak üst seviyeye taşıyacak olan şey değildi. Zihinsel olarak üst seviyeye çıkmak, ona her şeyinden vazgeçebilecek cesareti verecek olan şeydi. Ménalque olabilirdi o da pek âlâ ama önce hiçbir şeyin sahipliğine ihtiyaç duymayan bir zihne sahip olmalıydı; tüm çabası bunun içindi; bu yüzden katlanıyordu bilmenin verdiği acılara.

Sözcükler... Hiç istemeyerek kullandı onları. Bir kibirt çöpü aldı eline. "Ben," dedi kibrit çöpünü dik bir şekilde masaya koyarak, "burada dik duran bu kibrit çöpüyüm. Bir sarsıntı beni düşürebilir. Düşmek istediğim tarafı biliyorum ama ne tarafa düşeceğimi bilmiyorum." Adam kibrit çöpüne üfledi, onun da kendini özdeşleştirdiği kibrit çöpü gibi duracak şekilde düşmesini sağladı ve gururla "Ben sana yardım edebilirim." dedi. Kız ayağa kalktı. Adam kızın suratından düşüncelerini okumaya çalışıyordu ama yapamıyordu çünkü kızın suratında herhangi bir ifade kırıntısı dâhi yoktu. "Sen kimsin ki!" dedi kız. Bunu söylerkenki ses tonu ne öfkeliydi ne de sakin. Sesi de yüzü kadar ifadesizdi. Arkasını dönüp yürüdü. Adam bir süre daha oturmaya devam etti.

Sessizlik kimilerine huzur verir, kimilerinin huzurunu bozar. Garip.

5 Ocak 2010 Salı

Ménalque ne kadar mutlu! Onun hiçbir şeyi yok.

   "Bu makas sizin miydi?" dedi şekilsiz, paslı, kırık dökük bir şey uzattı bana; Moktir'in benden aşırdığı küçük makası tanımakta güçlük çekmedim.
   "Evet, karımın makası."
   "Bunu onunla odada yalnız olduğunuz bir gün, başınızı çevirdiğiniz sırada aldığını ileri sürüyor, ama ilgi çekici olan bu değil; söylediğine göre, bunu bornozunun içine sakladığı anda, aynadan kendisini seyrettiğinizi anlamış, bakışınızın aksini kendisini gözetlerken yakalamış. Çaldığını görmüş ve hiçbir şey söylememişsiniz! Moktir bu suskunluğa pek şaşırmışa benziyordu. Ben de şaştım."
   "Ben de sizin söylediklerinize bir o kadar şaşırdım. Nasıl olur! Onu yakaladığımı biliyordu demek!"
   "Orası önemli değil; birbirinizi kandırmaya çalışıyordunuz: bu oyunda, bu çocuklar bizi hep yeneceklerdir. Onu yakaladığınızı sandınız oysa o sizi yakalamıştı... Burası önemli değil. Susmanızın sebebini açıklayın bana."
   "Biri bana da açıklasın isterdim."

Bir süre konuşmadık, Ménalque bir aşağı bir yukarı yürüyordu odada, dalgın dalgın bir sigara yaktı, sonra hemen attı.
   "Burada, başkalarının deyimiyle, bir 'duygu' var," dedi. "Sizde eksik gibi görünen bir 'duygu' sevgili Michel."
Gülümsemeye çalıştım:
   "Belki de ahlak duygusu," dedim.
   "Hayır, sadece sahiplenme duygusu."
   "Bu duygu sizde de pek gazla değil gibi geliyor bana."
   "Bende öylesine azdır ki, görüyorsunuz buradaki hiçbir şey bana ait değil; içinde yattığım yatak bile, hepsinden önce yatak. Dinlenmekten nefret ederim; sahiplenme duygusu uykuyu kışkırtır, insan da güven içinde uyur; uyanık yaşamak amacını güdecek kadar severim yaşamayı, böylece zenginliklerimin ortasında bile, hayatımı zorlaştırmama, en azından yüceltmeme yarayan bu iğreti durum duygusunu devam ettirirdim. Tehlikeyi sevdiğimi söyleyemem ama gelişigüzel yaşamayı severim, hayat benden her an , bütün cesaretimi, bütün mutluluğumu, bütün sağlığımı istesin isterim."
   "Öyleyse başıma kaktığınız nedir?" diye sözünü kestim.
   "Öf! Beni ne kadar yanlış anlıyorsunuz, sevgili Michel; kendi inancımı uzun uzun anlatmak budalalığınaa düşeceğim neredeyse! İnsanların beğenmelerine ya da beğenmemelerine kulak asmayışım, kendi beğendiklerimi ya da beğenmediklerimi ileri sürmek isteyişimden değil; bu kelimelerin fazla bir anlamı yok benim için. Az önce pek fazla söz ettim kendimden; anlaşıldığımı sanmak beni kışkırttı. Sahiplenme duygusu olmayan birine göre, çok fazla şeye sahip göründüğünüzü söylemek istiyordum sadece; tehlikeli bir şey bu."
   "O kadar çok neyim varmış?"
   "Meseleyi böyle ele alırsanız, hiç... Ama kendi sınıfınızı açmadınız mı? Normandiya'da mülk sahibi değil misiniz? Passy'ye, hem de lüks bir daireye yerleşmediniz mi? Evlisiniz. Bir çocuk beklemiyor musunuz?"
   "İyi ya!" dedim sabırsızca, "Bu da kendime sizinkinden daha 'tehlikeli' (siz öyle söylemiştiniz) bir hayat kurmayı bildiğimi gösteriri sadece."
   "Evet, sadece onu gösterir," dedi Ménalque alaylı alaylı, sonra birdenbire dönüp elini uzattı bana.
   "Neyse, güle güle," dedi; "bu akşamlık bu kadar yeter, daha iyi bir şey konuşamayız nasıl olsa. Ama yakında görüşürüz."
Onu bir süre görmedim.
Yeni işler, yeni kaygılar uğraştırdı beni; bir İtalyan bilim adamı gün ışığına çıkardığı yeni belgelere dikkatimi çekti, ben de derslerim için uzun uzun inceledim bunları. İlk dersimin yanlış anlaşıldığını sezince, sonrakileri daha farklı daha güçlü bir şekilde aydınlatma arzum şahlanmıştı; böylece ilkin ancak akıllıca bir varsayım gibi ortaya attığım şeyi, öğreti haline sokmaya yöneldim. Yeni doktrin üreten birçok insan, güçlerini bu yarım yamalak anlaşılma şansına borçludurlar. Bana gelince, ne yalan söylemeli, çabamda doğal bir kafa tutma ihtiyacının da payı büyüktü belki de. Söyleyeceğim yeni şey, ben söylemekte, hele anlatmakta güçlük çektikçe daha elzem gibi göründü bana.

Gel gör ki, kelimeler eylemin yanında silikleşiyorlardı! Ménalque'ın hayatı, en ufak bir davranışı, benim derslerimden daha güzel anlatmıyor muydu bir çok şeyi? Ah! İşte o zaman, hemen hemen hepsi ahlak eğitimi alan büyük ilkçağ filozoflarının, sözleri kadar, hatta sözlerinden fazla, hayatlarının örnek oluşturduklarını ne kadar iyi anladım!
Web Statistics