18 Aralık 2010 Cumartesi

Sanlınımsal Devinim Metaforlarının Gölgesinde Felsefe Parçaları ya da Bir Parça Felsefe

Assange ile olan karışık mazimi gizleme çabalarımın başarısızlığı ve bir takım wikileaks destekçisi örgütlerle kurduğum yakın bağlantı sebebiyle bloguma erişim kapatılmıştı. Çözüm gene wikileaks destekçisi örgütlerin birinden geldi. Beni okur kitleme kavuşturan oluşuma da bu vesileyle teşekkür ediyorum.

Uzun zaman olmuş yazmayalı. Bir eksiklik hissettiğimi söyleyemem. Dolayısıyla rastgele bu yazıyı okursanız vereceğiniz "O da bir şey mi!? Bizim şeyimizde bile olmadı." tepkisine de eyvallah derim. Yalnız şunu söylemeden edemeyeceğim, sansür gelince bir rahatlama hissettim çünkü mevzu tercih ya da üşengeçlikten çıkıp, bir zorunluluğa dönüştü. Yazmıyor değildim, yazamıyordum! Böyle işte. Dramatik şeyler anlatıp küçük sırlar paylaşacakmış gibi başladım ama sonunun gelmeyeceğine kanaat getirdim. Hızlıca esas konuya geçiyorum:

Çok kibirli bir insan olduğumdan dolayı, aklıma gelen "sağlam" fikirleri bloga aktarmaktansa bir yerlere zulalayıp günü gelince onlardan kitap, film vs. yapmak gibi düşüncelerim vardı. Artık yok. Fark ettim ki sağlam diye köşede tuttuğum şeyler inanılmaz bir şekilde korunmuş durumda, o gün onları nasıl bıraktıysam aynen orada duruyorlar ama ben onlara aynı yerden bakmıyorum ve şu an durduğum yerden bakınca, hiç de çekici görünmüyorlar. O yüzden bu aralar kafası karışık bir genç olarak görüyorum kendimi. Her an her şeyi yapabilirim. O yüzden yakında Canlı Para'da görüşmek dileğiyle!

28 Eylül 2010 Salı

Dostoyevski'nin Mektupları'ndan

Sahaftan bir kitap almıştım. Bir köşede atılı duruyordu. Dramatize etmek için söylemiyorum; hakkaten de bir köşede atılı duruyordu. 1973'te Ararat Yayınları tarafından ikinci baskısı yapılmış olan "Dostoyevski'nin Mektupları". Çeviri ve yazım bence kötü ama içinde işe yarar pek çok şey var. Bütün mektupları aktarsam bile yetersiz ama ilgimi çeken bazı yerleri buraya alıntılayacağım:

"Rafael bir resmi üzerinde yıllarca çalışıp her ayrıntı üzerinde titizlikle dururmuş ve bundan ötürü şaheserler yaratmıştır. Tanrının, onun fırçası altında yücelmesinin sebebi de budur. Bugün ise Vernet, herbirinin başlı başına koskoca bir odaya ihtiyaç gösteren tablolarını bir ayda tamamlamaktadır. Perspektif pek heybetli, fikir dağ gibi olduğu halde, yapıtta on paralık ciddi bir çalışmaya raslanamaz. Böylesine ressamların tümü bir badanacıdan ileri gidemezler." [Kardeşi Michael'a. 8 Ekim 1845]

"Eh, kardeşim sanırım ki artık şöhretim tüm çiçek açmaya başladı. Her yerde inanılmaz bir ilgi ve sonsuz bir hayranlıkla karşılanıyorum. Bir sürü önemli kişilerle ahbaplık kurdum. Presn Odoyevski kendisine bir ziyaret adamamla şeref duyacağını rica ederken, Kont Sollogup umutsuzluktan saçlarını yoluyordu. Panayev ona bütün diğerlerini silip süpürecek bir dahinin doğduğunu söylemiş." [Kardeşi Michael'a 16 Kasım 1845]

Panayev'i de başarılı tahmininden ötürü kutluyoruz.

"Tanrı uzun ömürler versin size. Bir çok kişiler bana sizin çok dindar olduğunuzu söylediler. Dindar olduğunuz için değil ama, kendim içinde yaşadığım ve öğrendiğim için size şunu söyleyebilirim ki, kişi böyle anlarında kendini gibi hissedip inanca susuyor ve sonunda sade ve basit bir şekilde buluyor bunu. Zira kişi mutsuz zamanlarında gerçeği daha açık görebilmektedir. Size kendimden bahsedecek olursam, bu yaşta hâlâ bir çocuğum ben. İnançsız, şüpheci ve galiba da (hatta buna gerçekten eminim) hayatının sonuna kadar böyle kalacak bir çocuk. Ne korkunç acılar vermiştir bu bana (hâlâ da vermede) bütün bunlara karşı elimde kuvvetli deliller olduğu halde, imanı özlemek, oysa ki Tanrı bana ara sırada tam huzuru veriyor, ve bu anlarda ben sevip sevildiğime inanıyorum. Böyle anlarımda kendime açıkladığım imanım; içimde açık ve kutsal benim için. Son derece basit, bu iman. Şöyle ki: Bir kurtarıcıdan daha sevgili, daha derin, daha akıllı, daha insancıl daha mükemmel bir şey olmadığına inanıyor ve kendi kendime kıskanç bir aşkla, orada olan O'ndan daha büyük bir kims eolmadığını söylediğim halde, orada da kimse olamayacaktır. Hattâ daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim: Her kim ki bana İsa'nın gerçek dışında olduğu, ve gerçeğin onu dışarı attığını ispatlarsa o zaman ben de gerçeğin yanında değil, İsa'nın yanında olmayı tercih ederim." [Bayan N. D. Fonsivin'e Mart 1854]


"Dostum! Gayet iyi biliyorum ki ben, Turgenev kadar iyi yazamıyorum. Böyle olmakla beraber aradaki fark pek o kadar büyük değil ve ben zamanla onun kadar iyi bir yazar olacağımı ümit ediyorum. Şu halde ben neden ihtiyaçlar içinde kıvranırken 100 Rubleyi kabul etmek zorundayım. Öte yandan Turgenev, iki bin ırgatı olan bir toprak ağası olduğu halde forma başına 400 Ruble alsın? Çünkü ben fakirim ve para kazanmak için çabuk ve acele yazmak zorundayım ki, bu da her yaptığım işi berbat etmeme sebep oluyor.
***
Ama diğer taraftan, ortaya öylesine büyük iki tip çıkarıyorum ki, bu kişiler üzerinde tam beş yıldan beri çalışıp şekillendirmeye uğraşıyorum." [Kardeşi Michael'a 9 Mayıs 1859]

Aktardığım son cümle, yazarın karakterlerini nasıl olup da sanki yıllardır arkadaşımızmışçasına iyi tanıyabildiğimizi de anlatıyor.

"Diğer yazdıklarının arasında, Tolstoy'un, bizim diğer büyük yazarlarımızın herhangi biriyle eşit olduğunu iddia ediyorsun ki, ben senin mektubunun bu kısmındaki fikirlerini kabul edip buna katılamıyacağım. Böyle bir şeyin iddia edilmemesi gerekir. Puşkin ve Lomonossov birer dahiydiler. 'Büyük Petro'nun zencisi' ve 'Bielkin' gibi eserlerle ileri fırlamış bir yazar, bize ancak dehanın haberini getirir. Daha evvel, hiçbir yerde, hiçbir kimse tarafından verilmemiş yepyeni bir haberdir bu. Ama 'Harp ve Sulh' ile ortaya çıkan birisi, inan ki Puşkin tarafından çoktan verilen bir haberden sonra gelmektedir. Sarsılmıyacak bir şeydir bu. Bu konuda Tolstoy ne derece gelişirse gelişsin bahis konusu olan haber ondan evvel bir dahi tarafından verilmiştir. Ben bunu son derece önemli buluyorum, ama sana bütün gikir ve düşüncelerimi burada birkaç satır içine sıkıştırmamın imkânı yok." [Nikolay Nikolayeviç Straçhov'a 24 Mart 1870]

"Sevgili Nikolay Nikolayeviç, sen onu övecek ne yazarsan yaz, bence Turgenev, işi bitmiş Rus yazarlarının en işi bitmişidir. Lütfen kızma bana..." [N.N.Straçhov'a 11 Haziran 1870]

Dediğim gibi bence bunlar kesinlikle yeterli değil ama nedenini anlamasam da maalesef bu kitap artık basılmıyor. Dolayısıyla elimden geldiğince buraya aktarmaya çalıştım.
Afiyet olsun...

17 Eylül 2010 Cuma

This is from Mathilda!

Geçen perşembeydi. Prag'a gitmek üzere hava alanına gittim. Bol bol sıkıldım. Etrafı izledim. Bir kısım insan onlar olmadan havalanmak üzere olan uçaklara doğru deli gibi koşturuyordu. Bir kısmı da gereksiz tedbirlilikten, zamanı boğmak istercesine ağır adımlarla geliyordu... Ben ikinci gruptandım.
Bir kız gördüm. 14-15 yaşlarında olmalıydı. Natalie Portman'ın Leon'daki haline benziyordu ama saçları uzun, dalgalı ve burnu kemerliydi. Bu benzerlikten dolayı mı bilmiyorum, ilk bakışta kıza acayip kanım kaynadı. Yine de pek ilgilenmedim. Belki de bir yanımla onu kıskandığımdan. O da beni fark etmiş olacak ki bana bakan gözlerini gözlerimle yakaladım. Belki Leon'u izlemişti. Belki de kafamın üzerinde duran yuvarlak camlı, siyah gözlüklere bakıyor, "Mathilda'nın gözlükleri" diye düşünüyordu. Bilemem. Bu sefer saçlarını kazıdım hayalimde; hala güzeldi ama kemerli burnu iyice ortaya çıktığından kellik yakışmamıştı. Buna sevindim. Sonra kendime kızdım.
Çok tatlı, 6-7 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim bir erkek kardeşi vardı. Daha sonra 10 yaşında olduğunu öğrenecek ve şaşıracaktım. O da Angela'nın Külleri'nde baş rolde oynayan ufaklığa benziyordu. İleride çok yakışıklı olacak. Şüphem yok. Anneleri olduğunu tahmin ettiğim kadın çirkindi. Kıvırcık, kısa saçları vardı. Hiç sevmem kıvırcık saçı. Kız burnunu annesinden alsa da neyse ki saçlarını ondan almamıştı.

Her zaman dış görünüşe haddinden fazla önem vermişimdir. Çocukken güzel bir kadın gördüğümde anneme "keşke bu kadın benim annem olsaydı" diyormuşum. Ama hava alanında bu kahrolası huyumu yenmekle ilgili önemli bir adım attım ve başta çirkinliği yüzünden tablo dışına çıkardığım kadını, sırf bu çocukların annesi olduğu için, tabloya yeniden dahil ettim. Hiç bi' boka yaramayan ama benim için önemli bir adım.

Sürekli "Sen şimdi sıkılıyorsun ama bir de bakacaksın uçaktasın. Hatta sonra bir de bakacaksın Prag'dasın." diye teselli ediyordum kendimi. Şimdi bir de bakıyorum İstanbul'a geri döneli günler olmuş. O sabah çok kez dışarıya çıkıp sigara içtim. Çok kez saatimi ve kemerimi çıkardım. Çok kez güvenlik kontrolünden geçtim. Çok kez el yordamıyla arandım. Ara ara uyudum. Birkaç kez daha onunla göz göze geldim.

Prag'a en ucuz bileti bir tur kapsamında bulmuştum. Üstelik otel konusunda da ciddi indirim yapıyorlardı. Tur grubunun yavaş yavaş toplandığını görüp, o tarafa doğru yürüdüm. Onlar da oradaydı. Tesadüflere inanmam. Vesilelere inanırım. Onlar da Prag'a gidiyorlardı, üstelik aynı turla... Çok sevindim çünkü kızla iletişime geçmek istiyordum. Hep benden küçük bir kız kardeşim olsun istemişimdir. Nedenini o zaman anladım. Birilerinin akıl hocası olmak istiyordum. Garip bir duyguyla dolup taşmıştım. Tüm benliğimi ele geçirmişti bu duygu. Ona kitaplar götürmek, üzerine saatlerce konuşmak, kafasının karıştığı her konuda yardımcı olmak, belki birlikte alışverişe çıkmak falan istiyordum. Aşktan daha yoğun ve güçlü bir duygu daha varsa, ben o an onun içindeydim. Birinin hayatına etki etme duygusu; akacak mecra bulma duygusu...

Hafızam oldukça zayıftır. Bu nedenle olanları pek hatırlamam. Ama olanların bende oluşturduğu hisler hiçbir zaman yakamı bırakmaz. O yüzden de o güne dair önemli olduklarını hissettiğim bir çok olayı, şimdi pas geçmek durumunda kalıyorum. Hikaye eksik kalıyor. Çok da önemli değil.

Uçağa giriş yaptık. Arkamdaki üçlüde oturuyorlardı. Önümdeki üçlüde otursalardı her şey başka olabilirdi. Ben kafamı arkaya çevirmeyecek kadar kibirliyim, bunun için de çok acılar çekeceğim ama belki o öyle değildi. Bizi kendimize dahi yabancılaştıran bu son yüzyılı Allah kahretsin. Dönüp bir merhaba bile diyemedim. Kibirimin içinde çırpına çırpına, can çekişerek boğulacağım. Bunları şu an düşünüyorum ama uçaktayken de benzer şeyler düşünmüş olacağım ki "Canavarlaşmanın eşiğinde" demişim yüksek sesle, fark etmeden. Yanımdaki kadın bana dönüp "Hı?" dedi, "Bir şey yok." dedim. Sesimi yanlış kişi duymuştu.

Kardeşiyle cam kenarına kimin oturacağı konusunda kavga edişlerini dinledim. Şakacıktan kavga edişlerini. Tabii ki ufaklık cam kenarına oturacaktı. Bunu kız da biliyordu bence ama sanki kardeşine, kazanmış olmanın keyfini yaşatmak istiyordu. Kesinlikle böyle olmalıydı. Yoksa onun bu kadar özel olduğunu düşünemezdim. Umutluydum. Hayatımın bambaşka bir yerlere gidebileceğini hissediyordum. Halt etmişim. Prag'a indikten sonra tur dört gruba ayrıldı. Her grup farklı programlara uyacak, farklı otellerde kalacaktı. Resmen yıkıldım. Kıza sinirlendim. Sanki bana bir şeylerin sözünü vermiş de sonra çekip gitmişti. Üzerimde bu denli tesirli olan saatlerin, sadece 15-20 dakikada aklımdan çıkmış olması beni şaşırtmıyor. Unutabiliyor oluşumuzu her daim takdir etmişimdir.

Kalabalıkla gezmeyi sevmem. Şu heykelin, bu köprünün ya da o binanın önünde fotoğrafımın olması önemli değildir. Gittiğim yerlerde kaybolarak dolaşmak, insanların günlük rutinlerine bakmak, gözlem yapmak, sakin bir köşede oturup bir şeyler çizmek, yazmak, "how can i go to" ile başlayan cümleler kurmak isterim. Bu yüzden tur kapsamındaki etkinliklerin hiçbirine katılmadım. Eğer katılsaydım muhtemelen kızla karşılaşacaktım ama onu kalabalıkla birlikte oradan oraya koştururken ve fotoğraflar çektirirken görmeye katlanamazdım. Yaşayan çevrenin bir parçası olup yaşama dahil olmalıydı. Astronomik Saat'in ya da Charles Köprüsü'nün önüne Photoshop'la yerleştirilmiş gibi duran bir figürden ötesi olmalıydı. Canlı olmalıydı.

Onu daha sonra tekrardan ancak hava alanında görebildim. Bu sefer aramızdaki o tuhaf soğukluk birazcık azalmıştı. Hissettiğimiz o yabancılık duygusu yavaş yavaş kayboluyordu. Kardeşi bekleme salonunda yanımda oturan başka bir kızın kucağında oturuyordu şimdi. Muhtemelen tur sırasında tanışmışlardı. Konuşmalardan öğrendiğime göre yanımda oturan kız onların yan odasında kalıyormuş. Kıskanmıştım. En olmayacak insanlar bazen en olmadık zamanlarda, en olmadık yerleri parselliyorlardı. Sinirlenmiştim. Ne bileyim. Bir kız kardeşim olabilirdi.

Kendimi sakinleştirmeyi başardım. Bunda kızın küçük oğlan kardeşiyle konuşmaya başlamamın etkisi de vardı. Gerçekten sevimli bir çocuktu. Sanki sorduğum her soruya doğru cevap verebilecek gibi bir hali vardı. Kız bizim 6-7 metre ötemizde annesiyle birlikte oturuyordu. Kardeşiyle ilgilendiğimi ve konuşmaya başladığımı görünce hemen bize doğru bakmaya başladı. Ben çocuğa sorular sormaya devam ediyor, bilgece tavırlarla verdiği komik cevaplar karşısında gülüyordum. Zaten dönüşte benden iki sıra önde oturacaklarını da çocuktan öğrendim; 28'de oturacaktım, onlarsa 26'da. Ben çocuğa gülünce kız da gülüyor ve annesine dönüp bizi işaret ediyordu. Her seferinde. Onun üzerinde bu denli az da olsa etki sahibi olmak beni sevindirmiş ve yok olan umudumu yeniden geri getirmişti. Sıradan bir yabancı değil, kardeşiyle konuşan bir yabancıydım. Bunun verdiği cesaretle onun oturduğu tarafa daha sık bakmaya başladım. Göz göze gelmelerimiz ve gülümsemelerimiz de arttı. Cesaretsizliğime lanet ettiğim anlardan biriydi. Alt tarafı 14-15 yaşında bir kız vardı karşımda. Üstelik ondan ne istediğimi anlamış bir kız. Ama ben konuşamıyordum.

Daha sonra uçağın içerisine yolcu alımları yapılmaya başlanacağı için ortalık karıştı ve onu gözden kaybettim. Uçağa girebilmek için sırada bekliyordum. Kafamı yerden kaldırdım, başka kafaların arasından bana bakan bir çift göz gördüm. Şaşırmadım. O da utanmadı, bakmaya devam etti. Ama ben kafamı çevirdim. Neden böyle yaptım hiçbir fikrim yok. Kibir değildi. Utanç değildi. Neydi bilmiyorum. Ben oturacağım koltuğa doğru ilerlerken onlar çoktan oturmuşlardı. Bu tabloda beni çeken şeyin ne olduğunu ve annenin kıvırcık saçlarındaki beyazları umursamayışının nedenini orada anladım. Yan yana üç koltuk; üzerlerinde sırasıyla oturan anne, kız, oğlan. Ortada bir baba yoktu. Ölmüştü ya da onları terk etmişti. Emindim. İnsanların olgunluklarının hep bir kaynağı vardır. Bu kaynak, bu tabloda yokluktan besleniyordu. Kız da bu kaynaktan besleniyordu.

Ben yanlarından geçerken yine onunla bakıştık. Üç adım sürelik bir bakışta onu anlayabildiğimi ne kadar anlatabildiysem, beni o kadar anladı.

İki saatlik yolculukta parça parça uyudum. Uyanık olduğumda ise önümdeki sıranın koltuklarının arasından ona doğru baktım. Saçları görünüyordu. Muhtemelen kardeşinin omuzuna yatmış, uyuyordu.
Bir kız kardeşim olabilirdi.
Kısmet değilmiş.
Hadi geçmiş olsun.

7 Eylül 2010 Salı

Yeni bir aşk, yeni bir iş, yeni bir hayat, yeni insanlar...

İnsanlar kendilerini tanımayanları kandırabilirler. Bu yüzden de sürekli "yeni"lere ihtiyaç duyarlar.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Bana dünyanın en sevgisiz insanı olduğumu söyledi.
Varlığımın adaletsizlik olduğundan, benim gibi birinin varlığından biri ona bahsetmiş olsa, gözleriyle görmeden inanamayacağından bahsetti.
Biraz da ağladı.
Oysa avucuma imzasını atacağını sanmıştım. Yapmadı.
Gözyaşlarının kaynağının kendine acıyışı olduğunu söyledim.
Daha fazla ağladı.
Benim gibi bir insanın varlığından ne kadar iğrendiğini bozuk cümlelerle dile getirmeye çalıştı.
İnsanların suçlu olduklarında -kasıtlı olarak olmasa bile- kendilerini haklı çıkarmak için kendilerine acıdıklarını, dolayısıyla bunun onları ağlattığını düşündüm. Ona söylemedim.
Çok pişman olacağımı, hayatımın acı içerisinde geçeceğini ama aksini temenni ettiğini söyledi.
Haklı olmasını istedim.
İçimden ona sarılmak; tüm kötü enerjisini, tüm hastalıklarını içime çekmek geçti.
Yapamadım.
Oturdum.
Beni sandalyeme bağlayan ipleri aradım.
Bulamadım.
Yerimden kalktım. Banyoya gidip dişlerimi fırçaladım.
Koridora çıktım. O da oradaydı.
Yolunu kestim.
Sarıldım.
Çenemi omuzuna bastırdım.
Daha sıkı sarıldım.
Sağ elinde sigara vardı. Tek koluyla sarılmama karşılık verdi.
Ona sandığı kadar sevgisiz bir çocuk olmadığımı söyledim.
İnandı.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Alıntılar -5

"İlk kez öldürdüğünde bir değil, sanki bin kişiyi öldürmüş gibi olursun. Yeni doğmuş ve annesi tarafından emzirilen o bebeği öldürmüşsündür. Babasının başını okşadığı o çocuğu da, bir genç kıza aşkını ilân eden o delikanlıyı da, zavallı bir kadının kocasını da, savaşa giderken ailesi tarafından uğurlanan o masumu da... bütün bu kişileri öldürmüş olursun. İkinci kez birini öldürdüğünde alt tarafı bir tek kişi öldürmüşsündür. Üçüncü kez ise, kimseyi öldürmüş sayılmazsın."

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Cehennem

Zerre imanı olanın öyle ya da böyle cennete gireceğini öğrendiğim zaman ne kadar rahatladığımı hatırladıkça utancımdan zerrelerime ayrılacağımı zannediyorum.
"Zerre kadar da imanımız vardır evelallah." diye düşünmüştüm o an.
Benim kafamda bir kum tanesi olarak nakşeden zerrenin, kaçırılan bir namaz için kalbine hançer saplanmışçasına acı çekmeye eşdeğer olduğunu bilmiyordum o sırada.

Artık ister istemez cehennemin nasıl bir yer olabileceğini ve algılamamız için ateş olarak ifade edilen hissin içinde nasıl hapsolacağımızı düşünüyorum.
Her bedenin bir zayıf noktası vardır ya hani; işte ateş, bu zayıf noktaya her an ve sonsuza kadar tekrar tekrar sokulup çıkarılan, ucu zehire batırılmış bir oktur bence. Orada bir bedenden bahsedemeyeceğimize göre, bedenin çektiği bu acıya denk bir ruh bükülmesi hissedeceğimizi sanıyorum. Bedendeki oka muadil pek çok ruh acıtacağı olduğunu düşünüyorum. Herkese göre bir başka şey. Herkes için özel üretim. Yani bana sorarsanız herkesin biricik ve kendine mahsus birer cehennemi olacak. Kimisi her an annesinin ölüm haberini alacak, kimisi her an sevdiğinden ayrılacak, kimisi her an yalnızlıkla boğuşacak. Ve sonsuza dek yerinde sayacak.

Zaten dönüp dönüp sürekli aynı noktaya vardığımız, uyanmak isteyip uyanamadığımız rüyalarımızda bile kendimizi dünyanın en zavallı insanı gibi hissetmez miyiz? Sonunda ağlayarak da olsa uyandığımıza sevinmez miyiz? İşte cehennem uyanamadığımız kötü bir rüyadır. Belki de. Neden olmasın ki!? Yani. Biraz. Bence.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Eğer bir dizi sizi mutluluktan uçurduktan sonra ağlatarak sertçe yere indirip ardından da kalıcı bir hüzne sepetleyebiliyorsa, ya o dizi gerçekten çok iyidir ya da siz yalnız, acınası (aksanlı bir pathetic!) ve yapacak tonla işi olduğu halde ekrana bakarken fındıklı Peripella'dan bir kaşık daha almayı tercih eden bir gerizekalısınızdır.

Bence dizi çok iyi; adını söylemeyeceğim ama aramızda bir ipucunun lafı olmayacağını da biliyorsunuz: "Baby! Why ... he ... me ... bad?"

6 Temmuz 2010 Salı

Alıntılar -4

"Kavga etmedikçe kendini tanıyamazsın! Kendini karşına almadıkça... Kendini, yani tüm dünyayı.
Tevbe edebileceğin günahların varsa, ne mutlu sana! Kendisinden dönebileceğin, vazgeçebileceğin, yaptığına pişman olacağın günahların... ama senin günahların... sana mahsus günahların... yapamayacağını zannettiklerin ama yaptıkların...
Tevbe etmek demek, ayağa kalkmak demek; her düşüşünde yeniden kalkmak...
Düşüşlerin, yolda oluşunun alâmeti... düşe kalka yürüyüşünün... insan oluşunun...
Düşmekten korkmamalısın o hâlde. Korkacaksan, ayağa kalkamamaktan kork!"

27 Haziran 2010 Pazar

"Ölmeden önce ölünüz!"

Ölmek ha? Hem de ölmeden evvel ölmek? Korktunuz değil mi? Ne saçmalıyor bu kız, değil mi? Biliyorum, anlıyorum. Pek çoğunuz için ölüm korkutucu bir şey. Hatta sadece ölmek değil sizi korkutan; ölümün ışığıyla yeni bir güne gözünü açmışlardan, tabutlardan, mezarlıklardan da korkuyorsunuz. Korkmayın! Yani korkun... da bunlardan değil. Nevmid olmaktan korkun! Körleşmekten korkun! Allah'tan korkun!

Sürekli birileri doğuyor dünyanın bir yerlerinde. Hiç bilmedikleri hayatlarına gözlerini açıyorlar. Doğdukları anda ölümün ışığıyla çarpışıyor gözleri ve ağlıyorlar. Daha ana rahmindeki cennetlerinden çıktıkları anda ölüm gerçeğini idrak ediyorlar ve süregelen hayatlarında bu gerçeği reddetmek için çırpınıyorlar. Karınca gibi çalışıyorlar. Günaha sokuyorlar, günaha batıyorlar, baştan çıkarıyorlar, baştan çıkıyorlar... Kendilerini, gözlerini kapattıklarında nasıl ölmek istediklerini bile tahayyül edemeyecek kadar yoruyorlar. Yatağa, uyumadan önce günün beş dakikalık özetini bile yapamayacak kadar sarhoş giriyorlar. Mezarlıklara banklar koyup, üzerine oturup, birazcık düşüneceklerine, set çekiyorlar; gökleri delen karınca yuvalarını inşa ederek kapatıyorlar. Daha dünyaya gözlerini açtıkları anda öğrendikleri şeyden delirmek pahasına kaçıyorlar. Çünkü biliyorlar...

Ölmeden evvel ölmek demek; şehvetin başını ezmek, hırs ve ihtirasları kusmak demek.
İştahı silip atmak, sofradan açlığın tadı damakta kalarak kalkmak demek.
Pahalı giysilerle dolu, ışıklandırılmış vitrinlerden yüz çevirmek, kalpteki elbiseyi çıkarmak demek.
Varlığa sevinmemek, yokluğa üzülmemek demek.
Gözlerdeki ferin körleri bile rahatsız etmesi demek.
Uyanmak demek.

Halbuki onlar, en derin uykulara dalıyorlar. Gözlerini açıp hakikati göreceklerine baldan tatlı rüyalarında, hazzın içinde yüzüyorlar.

Ve ben, hakikatin h'sine bile varmayan tekâmül edişimin verdiği küstahlıkla bunları söylüyorum ya... Bunları biliyorum ya... Bilmek, bildiğini yapamayana acı verir ya... İşte ben her sabah cehenneme uyanıyorum.

24 Haziran 2010 Perşembe

Die Fälscher - Kalpazanlar


İtiraf etmem gerekirse, yazacak bir şey bulamıyorum. Bu yaz ile ilgili hayallerim vardı. Çok okuyup çok çalışıp entelektüel bir yazar olacak, kırmızı çerçeveli gözlüklerimi takıp Pelin Batu'ya meydan okuyacaktım. Heyhat! Bırakın yazı yazmayı, üç sayfa kitap bile okuyamıyorum. İster sandalyede, ister koltukta, ister yatakta, ister uzanmış olarak, ister oturarak okuyayım; hiç fark etmeksizin uykum geliyor. Hal böyle olunca ben de geçenlerde "Yazar olamıyorsam, yönetmen olurum. O da olmazsa senarist olurum. Daha da zorlarsam çok karizmatik bir oyuncu olurum." diye düşünmeye başladım. Aradım arkadaşları, dedim "Proje var gençler, toplanıyoruz." Gerçekleştirilmeyen projeler insanı olduğumdan, başta inanamadılar tabii. Arkadaşın arkadaşı, arkadaşın arkadaşının arkadaşı derken inanılmaz bir ekip toplamayı başardık. Zulada duran öykülerden faydalanarak hemen güzel bir senaryo çıkarttım. Birkaç kişi senaryoyu düzeltti. Oyuncuları da kolayca toparladık MSGSÜ'den arkadaşlar sağolsun. Mekandı, setti, ışıktı, yönetmen koltuğuydu, şuydu, buydu derken her şeyi ayarladık. Ben koltuğuma oturdum. "Motoooor!" dedim. Ve uyandım. Bu, rüyada aşık olmak gibi bir deneyimdi. Hissettiğiniz o duygunun gerçek olmadığını içine uyandığınız bir cehennem sayesinde anlamanız gibi bir şeydi. Moralimi bozmadım. "Motoooor!" dedim bir kez daha. Gittim yüzümü falan yıkadım. "Madem benden bir bok olmuyor, ben de film izlerim." dedim. Hakkında 80. Oscar Ödül Töreni'nde en iyi yabancı film ödülünü aldığından ve "yine" yahudi soykırımı üzerine oluşundan başka pek bir şey bilmediğim Die Fälscher'ı izlemeye karar verdim.

Orjinal adı: Die Fälscher
İngilizce adı: The Counterfeiters
Türkçe adı: Kalpazanlar

Dediğim gibi film "yine" yahudi soykırımı üzerine. ("Yine" diyorum çünkü hiç de az ekmek yenmedi bu olay üzerinden.) Filmin yönetmeni ve senaristi olan Stefan Ruzowitzky senaryoyu, filmde asi duruşu ve bebek yüzlü suratıyla tanıyacağınız Adolf Burger'in anılarını yazdığı, 1983 yılında basılan The Commando of Counterfeiters isimli kitaptan yararlanarak yazmış.

Film Sachsenhausen Toplama Kampı'ndaki yahudilerden bahsediyor. Ancak ele alınan yahudiler, diğer filmlerden izlemeye alışık olduğumuz şartlardan çok daha iyi şartlarda hayatlarını sürdürüyorlar çünkü onlar, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük kalpazanlık aktivitesinin aktörleri konumundalar.

Filmle ilgili çok fazla açık vermek istemiyorum ancak yine de Sally'nin, yani gerçek adıyla Karl Markovics'in oyunculuğunun takdir edilesi; Holst tarafından suratına işenen Sally'nin ilerleyen zamanlarda Herzog'u altına işettiği, Sally'nin Kolya'ya yemek yedirdiği, iyi durumdakiler ve kötü durumdakilerin aynı odada vakit geçirdiği sahnelerin de dikkate değer olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

Ayrıca belki ilginizi çeker diye düşündüğüm eski bir yazı.
Ve bir diğer yazı.

13 Haziran 2010 Pazar

Capote

1924 yılında doğup 1984 yılında ölen Amerikan yazar Truman Streckfus Persons ya da alışılagelen adıyla Truman Capote'nin kurgusal olmayan (non-fiction) romanlarından biri olan In Cold Blood'ı yazma sürecini anlatan, Bennett Miller tarafından yönetilen, Capote'nin Philip Seymour Hoffman tarafından canlandırıldığı 2005 yapımı film.


Daha sonra bu parselin kullanım alanı filmle alakalı bir yazıyla genişleyecek ancak şimdilik geciken bir tanıtım yapmakla ve Hoffman'ın şahane bir oyunculuk sergilediğini söylemekle yetineceğim. Catherine Keener da yaşlandıkça sevimlileşiyor sanırım. Perry Smith rolünde oynayan delikanlıyı da gözüm bir yerlerden ısırıyor ama çıkaramadım.

Ayrıca şu Truman'ın da yatacak yeri yok! Allah onu bildiği gibi yapsın.

18 Mayıs 2010 Salı

Bazı yazılar başlıksız olmalıdır. Bu onlardan biri değil.

Ben kendimi akıllı sanırdım. Değilmişim. Babam okusa bunları üzülür. O hep özel olduğuma inanmak istedi. Sürekli "sen çok özel bir kızsın" diyor. Üzgünüm baba. Hepimiz yanılırız. Ben de isterdim sözlerine yakışabilmeyi ama benim gözlerim çakmak çakmak parlamıyor; abiminkiler parlarmış çocukken. Herkes onun akıllı ve zeki olduğunda hemfikirmiş. Oysa ben leblebi dediklerinde bile anlayamıyorum çoğu zaman. Öyle işte. Akıllı falan değilim yani anlayacağın; senin iddia ettiğinin aksine. Ben anladım. Bak işte, demiştim hepimiz yanılırız diye. Zaten şu Ulysses'e de kafam basmıyor bir türlü. Bu yazıyı sana atfetmeye karar verdim şu an baba. Üzülmek yok ama. Annemle de konuşursanız söyle kıskanmasın.

Artık, güvenebileceğim tek insanın kimseye güvenmeyen, güvenmek istemeyen, kendine güvenilmesi gibi bir kaygıyı da taşımayan birisi olduğunu biliyorum. Çünkü (çünkü ile cümleye başlayabiliyor muyduk?) öyle bir insandan her şeyi bekliyor olacağım. Her yola sapabileceğini biliyor olacağım. Ben sapmam ya (inşallah), yine de insanlar sapacağımı varsaysınlar. İkiden de fazla düşünsünler bana güvenmeden evvel. İşte o kişiyi bulursam, şu kimseye güvenmeyen güvenilmek de istemeyen kişiyi, bir tek ona sırtımı çevirebileceğim paranoyakça arkama bakmaya gerek duymadan. Çünkü (Ne önemi var ki çünkünün!) o beni sırtımdan vursa da (amma ağlak konuştum) ben zaten onun bunu yapabileceğini biliyor olacağım. Hem, o benden güven beklemeyecek çünkü ağzından çıkan sözler yalan olmayacak. Güvenilmek gibi bir kaygısı olmadığı için, dobra dobra söyleyebilecek doğruları. (Güvenilmek gibi bir kaygısı olmayan adamı yalan söylemekten alıkoyan şey nedir diye sorma. Bana güven, böyle olacak.) Arkamdan işler çevirmeyecek. Ben de onun kuyusunu kazmaya çalışmayacağım. Böylece gün gelip de bana seni seviyorum dediğinde ona inanmamam için hiçbir sebebim olmayacak. Neden o kişinin hayalimdeki sevgili olduğunu düşündün ki baba? Öyle bir şey yok. Ayıp ediyorsun sevmeye. Daraltıyorsun. Üstüne geliyorsun. Sonuçta sen de söylüyorsun beni sevdiğini, annem de, abim de. Yalan. Abim söylemedi hiç böyle bir şey. Aferin ona. O da yalan söyleme gereği duymuyormuş. Velhasıl, kız olur, erkek olur, hermafrodit olur, arkadaş olur, sevgili olur, anne olur, baba olur, abi olur ne olursa olur. Kime ne. Konu seni sarmadı galiba. Yalan mı söyledin yoksa bana?

Öyle işte. Ben kendimi akıllı zannederdim. Değilim ama. Ne bileyim, ben de isterdim önümde duran 20 yoldan, doğrusunu seçebileyim. Olmayınca olmuyor. E olmayınca da olmuyor haliyle. Olmayınca da ben her haltı yiyebilecek bir insan oluyorum. Baba, vallahi bunda senin bir suçun yok. Sen özel olmamı istemekten başka bir şey yapmadın. Hiçbir şey yapmadın. Hatırlarsan, ben eskiden daha da aptaldım. Kıbrıs'taydım o zamanlar. Metal müzik dinleyip de birkaç uzun saçlıya tav olacak kadar aptaldım. Şimdi bir nebze daha akıllıyım çok şükür. Allah saçı seyrelmişlerden razı olsun. Olsun olmasına da kimse üstüne alınmasın. Allah senden de razı olsun ama sen hiç sevmezdin o CD çalarımdan çıkan sesi. Katlanamazdın. Alt tarafı No Leaf Clover dinliyordum:
"then it comes to be that the soothing light at the end of your tunnel is just the freight train coming your way"
O CD çaları kırmayacaktın. Ayıp etmişsin şimdi düşününce. Hayır, bana değil. CD çalara. Neyse umarım artık televizyonun sesini o kadar açmıyorsundur, açıkçası insanın siniri bozuluyor. Anneme de yazık. Hani diyorum ya şimdi biraz daha akıllıyım aslında diye, ben eskiden herkesten fazla bira içmeme rağmen masada tuvalete gitmeyen tek insan olmayı maharet sanırdım. Ben öyle aklıma geldikçe yazıyorum. Kafan karışmasın. Annem de söyleniyor sürekli daha basit yaz diye. Söyle ona basiti tanımlasın. Ben ne yapacağımı bilemiyorum çünkü. Tanımlamayınca havada kalıyormuş de ona, baba.

Baba? Baba ne demek? T.D.K. da yazan anlamıyla sormuyorum; benim için ne demek diye soruyorum. Şaka yaptım, dur! Tanımlama sakın! Bazen bir şeyleri tanımlamaktan kaçınmalıyız. Bu şeyler insanlar da olabilir pekâlâ. Yani ne bileyim, ben şimdi kalkıp babayı öyle bir tanımlarım ki hakir gördüğümü sanırsın. Kalbin kırılır. Kalbim kırılır. Sen de beni tanımlama olur mu? Ben yeterince boşboğazlık ediyorum zaten kendimle ilgili şeyleri anlatırken. Bak işte gene yaptım. Affet he mi? He de bakayım. Bu arada telefonumda Peder Bey diye kayıtlısın. Abimden özenmiştim ortaokuldayken, hatırlıyorum. Zaten bir önemi de yok çünkü aramıyorsun. Numaran hala ezberimde. Ama bir önemi de yok çünkü aramıyorum.

Son bir ricam var. Akıllı insanlar annelerine yakışmazlarmış ama anneme söyle, ben ona çok yakışıyorum.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Mücazat - Nedâmet

İlkokuldayken çok yakın bir arkadaşım vardı. Yakın olmamız sürekli tartışmamıza, hatta kavga etmemize engel değildi tabii. Şimdi düşününce, o küçücük beyinlerimizin tartışacak konu bulmada nasıl olup da hiç sıkıntı çekmediğine şaşırıyorum. Annelerimiz iş arkadaşıydı ve evlerimiz okuduğumuz okula yakındı. Bu nedenle okul çıkışlarında ikimizden birinin evine gider, annelerimiz işten çıkana kadar saçma sapan şeylerle uğraşırdık. İkimizin de evi bahçeliydi; benimki okula çok daha yakındı ancak buna rağmen onun evini tercih ediyorduk çünkü onların bahçesinde bir salıncak ve bir ayva ağacı vardı. Bile isteye yiyorduk yani biz ayvayı. Tercih meselesi.

Birgün yine onun evine gitmiştik. Salıncağa binmemeye karar vermiştik çünkü her seferinde sıra ve süre kavgası yapmaktan bıkmış usanmıştık. Geçen sefer yediğimiz dayaktan sonra yastıkların üzerine rujla surat yapıp "annecilik" oynamaya da cesaret edemiyorduk. Ama yastıklardan ümidi kesmemiştik daha. Onlarda iş vardı. İki tane yastık aldık ve aralarında yaklaşık üç metre bırakarak yere koyduk. Biri başlangıç, diğeri de bitiş noktasıydı. O zamanlar hayatın da bir başlangıç ve bir bitiş noktasının olduğunu bilmiyorduk. Sadece oyunların bitiş noktası olabilirdi. Oynamaya karar verdiğimiz şeyse şuydu: Başlangıç noktası olarak belirlediğimiz yastığın üzerinden zıplayacak ve yere değdiğimiz noktayı işaretleyerek kazananı belirleyecektik. İlk ben atladım. Gayet iyi bir mesafeydi. Hatta bitiş noktası olarak belirlediğimiz yastıkla aramda çok az bir mesafe kalmıştı. Hayat hep aynı ama büyüdükçe onu algılayışımız değişiyor; o gün bitiş noktasına varabilmek için her şeyini verebilecek olan ben, şimdi 21 yaşına girmekten korkuyorum.

Arkadaşımın oldukça kıskanç bir meşrebi vardı. Bugün, bunun sayesinde iyi bir yerlere gelebildi mi bilemiyorum, facebook kullanmadığım için ilkokul arkadaşlarımdan bihaber durumdayım ancak keşke o gün bir an için bile olsa kıskançlığını bir kenara koyabilseydi. Zıpladıktan sonra geldiğim mesafeyi mermere tebeşirle işaretleyecektim ki arkadaşım sertçe itiraz etti:

-Sen yanlış atladın! Bu sayılmayacak!
-Hayır yanlış falan atlamadım. Hem de tam buraya düştüm işte.
-Hayır yanlış atladın hatta sana şimdi nasıl atladığını göstereceğim!

Sinirliydi. Benim atlayışımı taklit etmek üzere başlangıç yastığının arkasına geçti. Atlayışı gerçekleştirecekti ki ayağı yerdeki yastığa takıldı. Düşüşü, öncesi ve sonrası hala ilk anki haliyle, ağır akan kareler şeklinde gözümün önünde beliriyor. Ağzını mermere vurmuştu. Ağzı kanıyordu. Ağlamaya başladı ve hemen koşup ağzını yıkamaya gitti. Ben de tam peşinden koşmaya başlamıştım ki tüylerimi diken diken eden bir çığlık attı. "Dişim yok! Dişimi bul!" diyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Hemen düştüğü yere gidip dişi aramaya başladım. Kökünden sökülmüş üst ön dişini yerde gördüğümde olduğum yere çakılıp kaldım. Sanki biri o dişe spot ışık tutuyordu ve diğer her şey kararmıştı. 'Dişlerimizi fırçalayalım' afişlerindeki gülen dişlere benzemiyordu o yerdeki. Bambaşkaydı. Benim bir türlü gelmek bilmediğimi fark eden arkadaşım bir yandan ağzından akan kanlara sahip çıkmaya çalışarak benim yanıma, salona geldi ve benim gördüğüm manzarayı görünce bir çığlık daha kopardı. Ne de olsa yerde duran canavar onun ağzından çıkmıştı. Evde ağlayarak ve çığlık atarak koşarken ağzından şu cümleler çıkıyordu sürekli: "Allah'ım! Neydi günahım benim?"

O gün, o dakikalarda, o küçücük beynim, hayatımın hiçbir evresinde aklımdan çıkmayacak olan bir düşünceyi durmaksızın pompalıyordu: İnsanlar "Allah'ım! Neydi günahım?" diye haykırırlarken bile, başlarına geleni sonuna kadar hak ettiklerini bilirler.

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Alıntılar -3

Ömer düşündü:
"Burada, bu mahzende nasıl olur da koskoca bir ömür hapsedilir? Daha iyi, daha aydınlık bir yere varılacağına inanılmadan nasıl olur da bu yol yürünür? Halbuki Galip amca daha başka şeyler de görmüştür. Onun da çocukluğu ve delikanlılığı güneşli bahçelerde, geniş, alabildiğine geniş topraklarda geçmiştir. Şimdi buraya bir fare gibi tıkılmış bekliyor. Neyi? Ölümü! Bu korkunç şeyi beklemek için bile daha güzel bir yer intihap etmek elimizde değil."

***

Macide yavaşça: "Bana bir şey anlatmadın!" dedi.
"Sahi mi? Ben öyle hatırlıyorum... Nihat'la profesör Hikmet'e anlattım. O zaman sen yok muydun? Neyse, fakat kaynını hapisten kurtarmak için vezneden iki yüz lira aldığını, bunu yerine koyamadığı için defterlerde kalem oynatıp işi idareye çalıştığını herhalde söylemiştim. Aylardan beri hep tereddüt içindeydi. Kaynı mahkûm olsa, yahut beraat etse kefalet olarak tashih edecekti, fakat mahkeme bitmek bilmiyordu... Bugün odasına girdiğim zaman hemen yüzüme bakıp o mahzun haliyle gülümsedi: 'Halâ bir şey yok!' demek istediğini anladım. Fakat ben kararımı vermiştim. Gayet kısa kesmek, bunun için de hiç oyalanmadan, lakırdıya dalmadan, makine gibi istediğimi söylemek tasavvurundaydım... Şimdi pek hatırlayamıyorum. Tamamıyla yabancı biri gibi konuştum. Çoğunu Nihat'tan öğrendiğim cümleler ve tehditlerle zavallı adamı evvela şaşırttım; fakat sözlerimin sonuna doğru dudaklarında garip bir tebessüm belirdiğini gördüm. Derhal ağzım kurudu, sözümü kestim. O zaman Hüsamettin efendi yerinden kalktı. Bana doğru geldi. Yakamdan tutup dışarı atacak sandım. Yapmadı. Şimdiye kadar kendisinde asla tesadüf etmediğim pişkin ve külhanbey bir tavırla: 'Aferin evlat, iyi yetişmişsin!' dedi. Sonra kısık ve bana o anda müthiş ve yersiz gelen bir kahkaha attı: 'Zamanını da iyi intihap ettin. Maalesef seni boş çeviremeyeceğim. Madem ki iki esnaf karşı karşıyayız, açıkça konuşalım. Dün gelsen metelik alamazdın, seni tekme ile kovardım. Yarın gelsen beni bulamayacaktın. Şeytan sana fısıldamış herhalde... Mübarek olsun... Ben bu işe daha fazla dayanamayacağım. Bir nihayet vermek lazım... Bu sabah kararımı verdim. Kasada epeyce para var, bir miktarını, daha doğrusu yüklenebildiğim kadarını alıp eve çoluk çocuğun nafakası olarak bırakacak, ondan sonra da başımı alıp gidecektim. Şeytan nereye çağırırsa oraya... Bu dünyada başka türlü olmak neye yarar? Dünyayı bizim kayınbirader gibi adamlar istila etmiş... Benim gibi bir acizin debelenmesi fayda verir mi? Beş çocukla bir karıyı süründürmeye ne hakkım var... Sen şimdi bu sözlerinle benim kararımı takviye ettin. Sana teşekkür borçluyum evlat... Bana dünyanın hakikaten suratına tükürülmeye bile değmez bir yer olduğunu ve bu dünyada suratına tükürülmeyecek bir tek, ama bir tek insan bile bulunmadığını sağlam bir şekilde ispat ettin. Böyle biri mevcut olsa o sen olurdun ve şimdi buraya gelinceye kadar içimde bir şüphe vardı. Şu kâinatta belki bir de iyi taraf vardır, fakat görmek bize nasip olmuyor diyor ve seni düşünüyordum. Bir daha teşekkür ederim. Beni boş hayallerle avunmaktan, yaptığıma pişman olmaktan kurtardın. Ben de kendimi, adam tanır bir şey zannederdim. Senin suratına bakınca melanet dolu ruhunu göreceğime yüreği çarpan bir insan görüyordum. Nah, bunak kafa... Al şu iki yüz elli lirayı, beni kimseye ihbar etme. Yarına kadar sükût hakkı olarak veriyorum. Ondan sonra istersen İsrafil'in borusunu al da eflake ilan et. Vacibtaâlâ polis olup gelse beni bulamayacak. Yalnız senden bir ricam var. Namusuna güvenerek istemiyorum. Kendin için de bir faydası yoktur, belki zararı olur da ondan söylüyorum: Paraları alıp eve verdiğimi ağzından kaçırma... Nereden biliyorsun diye belki seni de işin içine karıştırırlar. Merhametten değil, ihtiyaten sus. Haydi bakalım... Benim gözlerimi açtın, sana bir daha eyvallah... Şimdi arabanı çek... Namussuz insan suratı seyretmek istemiyorum. Kendim kendime yeterim... Durma... Defol!... Defol!...'
Sarhoş gibi odasından çıktım. Bütün söylediği sözler birer birer beynimde zonkluyordu. Yerinden fırlayacakmış gibi büyüyen gözleri, yeis ve ümitsizlik içinde, insanlara ve hayata karşı artık teskin edilmeyecek bir kin ile titreyen sesi peşimi bırakmıyordu. Macide, yemin ederim ki dünya kurulalı beri hiç kimse kendini, benim o anda bulduğum kadar aşağılık ve iğrenç bulmamıştır.

25 Nisan 2010 Pazar

Mesâib

Ben çocukken çok yalan söylerdim. Ama öyle birilerinin hayatına etki edecek yalanlar falan değildi. Öğretmenlere söylerdim çoğu zaman. "Hocam, akşam elektrikler kesildi o yüzden ödevi yapamadım." gibi bir bahaneden daha etkili olması için "Hocam, babaannemi kaybettim." derdim. Bu biraz da öğretmenlerimin suçu çünkü elektrikler gerçekten kesilse bile inanmıyorlardı. Velhasıl, gözlerim dolardı bunu söylerken. Kendi kendimi bile inandırır, yalanımı yaşar ve hiç tanımadığım babaannem için gözyaşı dökerdim; karşımdakine inanmama şansı tanımazdım böylece. Bu yalanı söyledikten sonra pişman olmazdım çünkü babaannem zaten ben doğmadan önce ölmüştü. "Anneannemi kaybettim." demeye dilim varmazdı ama. Allah'ın beni anneannemi almakla cezalandırmasından korkardım.

Bir gün, "sürekli aynı yalanı tekrarlayamam, başka bir şey bulmalıyım" diye düşünürken, ağzımdan "Anneannem öldü." cümlesi çıkıverdi. Aylarca pişmanlığını yaşadım. Bir yandan salak gibi anneannemi gözlüyordum, herhangi bir hastalık emaresi var mı diye. Sonra baktım; kendimden bile çok değer verdiğim anneannemin, bana Allah tarafından verilen bir ceza olsun diye hastalandığı ya da öldüğü falan yok, ben de bir süre daha bu yalanı kullanmaya devam ettim. Kendimi bu yalanı söylemek durumunda bıraktığım günlerde, eve gittiğimde her zamankinden daha çok hissederdim ona duyduğum sevgiyi ve bağlılığı. Her zamankinden daha fazla sarılır, öperdim. O da çok sevinirdi. Saçma bir matematik ödevini yapmadığım için, kendisini 10 dakikalığına zihnimde öldürdüğümü bilse benden nefret eder miydi acaba? Belki de üzülürdü, bunu her yapışımda onu kendi ellerimle öldürmüşçesine acı çektiğim için. Öyle böyle bir acı değildi hissettiğim. Tasvir dahi edemem. Çünkü o 10 dakikalık süre boyunca aklım beni onun tabuttan çıkarılıp toprağa bırakıldığı ana kadar götürürdü. Her seferinde yaşardım onu kaybetmenin acısını.

Çocukken, böylesine leş bir yalan söylüyor olmama rağmen, acısını benden başka kimse çekmiyordu. Büyüyünce öyle olmadığını öğrenmem, tevbeyi öğrenmemle aynı zamanlara denk geliyor. Çok şükür.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Birileri vs. Hiç kimse

"If we don't do this, somebody else will." diyen ahlaksızların karşısında,


birileri "If we don't do this, nobody else will." diyerek duruyor.
Durmak. Duruş. Evet, duruş. Bir tane giymek lazım. Giymem lazım. Sırtımı nereye döneceğimi, gözlerimi nereye dikeceğimi, kimin karşısında duracağımı, kimin önünde siper olacağımı, kimi takip edeceğimi, kimin izini süreceğimi hatta yeri gelince kimin için öleceğimi... (bilemesem de) seçmem lazım.

13 Nisan 2010 Salı

Murat Bardakçı'nın kendisine programda tanıtması için hediye edilen kitapları, tanıttıktan sonra masanın altına fırlatmasına, o kitapların düştükleri yüzeye çarparken "Pat!" diye bir ses çıkarmasına ve o sesin stüdyoda yankılanmasına sinir oluyorum.

Ulan "Üf, şu kitap da 20 liraymış. Neyse önümüzdeki ay alırım artık." demekten ve çevremdeki insanlardan bunu duymaktan sıkıldım.
  • Böyle bir kütüphaneye ömrüm ve param yetecek mi acaba?

8 Nisan 2010 Perşembe

Yaşanan Her An Yeni Bir Zihindir

"bu şehrin bana bahşettiği iki dostumla uzun süre tadı damağımda kalacak sohbetimizin ardından, vedalaşma cümlelerinden hemen önce onlara şunu söyledim: “sizi ayrı ayrı ve çift olarak çok seviyorum, çünkü bunları konuşacak kimsem yok”
Bana bunları söyleten şey hayatı boyunca ait hissedememenin sıkıntısını çekmiş biri olarak kısa bir süreliğine ve belki de ilk kez kendime ait olacak bir şey bulduğumu duyumsamamdır: Ben bu iki dostumla paylaştığım masaya, sohbetlerimizin huzurlu tadına aidim."
Uzun bir aradan sonra yeniden ve tesadüfen karşıma çıkan bu satırları tekrar okuduktan sonra artık iyice emin oluyorum ki, yaşanan her an yeni bir zihindir.
Bazı hastalıklar insan zihninde iyileştirilmesi mümkün olmayan geriliklere yol açar. Ama o zihin de artık yepyeni bir zihindir.

4 Nisan 2010 Pazar

Şikemperver

Felakete uğrayan insanlar için 3 rakamı felaket öncesinde pek bir şey ifade etmiyor olsa da hayata veda ettikleri ya da hayata çeşitli ruhsal-fiziksel yaralarla devam ettikleri andan itibaren çok önemli bir hale gelir. 3, onlara vurulan darbelerin ve yutuluşlarının nicel ifadesidir.

İlk olarak felaketin kendisi yutar onları. Sonra ağızbirliğiyle senaristler ve yönetmenler. En son da duyarlı sinema severler. En son kısım aynı zamanda en üzücü, en derin, en pis, en iğrenç kısımdır çünkü sırf film çıkışında "Ben ağlamadım lan!" diyebilmek için akıtılmayan gözyaşlarının boğaz civarındaki yan etkisi olduğu zannedilen acı, aslında en fazla birkaç saat sonra lezzetli bir sinema sonrası yemeği ile birlikte sindirilecek ve akabinde vücuttan dışarı atılacak olan, felakete uğramışların ruhlarıdır.

Felakete uğramışların binlerce kere yaşamayı ya da ölmeyi diledikleri o anlar, sayısal olarak iyi ihtimalle birkaç yüz bin insanın patlamış mısırlarının yanına çerez; araştırma yapmayı ve kitap okumayı sevmeyen, "Bu konu hakkında bir kitaba beş günümü vereceğime, bir filme iki saatimi vermem daha zekice." diyerek paradokslara sürüklenen gençliğe iki saatlik oyalantı; gözyaşları sel olan Pelin'in, Ahmet'in omzunda bulduğu sıcak bir teselli olsun ve başarılı olduğu oranda da yaratıcılarının cebine para soksun diye üretilen bir palavraya dönüşüyor.

Gözyaşlarına neden olacak şekilde biten bir felaket filminin yarım saat sonra akıldan çıkıyor olması ve dünya üzerinde öyle bir olay hiç yaşanmamış, aslında film sadece yaratıcı ama biraz da canice bir senaryodan ibaretmiş gibi bir hisse kapılınması, tahmin ediyorum ki sadece şahsıma münhasır bir durum değil.
İşte tam da bu yüzden, bazen bu tip filmlerin hiç çekilmediği, olanların gerçekliğini yitirmediği, P.S. I Love You ve The Boy in the Striped Pyjamas'ın midelerde aynı sürede hazmedilmediği, Rachel Corrie gibi aktivistlerin saymakla bitmediği bir dünya hayal ediyorum. (2010 Miss Universe'e katılıyor olsaydım, Rachel Corrielerin aktivist olmasına gerek bile kalmayan, podyumda birlikte yürüyebildiğimiz bir dünya hayal ediyor olurduğumu söylerdim.)

Ve ardından bir uyarlama savaş filmi daha açıp bu hayalimle birlikte, sizi bu konudaki samimiyetimle ilgili düşüncelerinizi sorgulamaya bırakıyorum.

1 Nisan 2010 Perşembe

Müşkil

Bize derdini ağzını bile açmadan anlatmaya çalışan adama mutaassıp/bağnaz/yobaz diyor, korku dolu gözlerle bakmaktan yorulup ondan koşarak kaçıyoruz.
Bize -ilk adamla aynı olan- derdini sadece ağzını kullanarak anlatmaya çalışan adama da ağız kavafı/geveze/lafazan diyor, küçümseyen gözlerle bakmaktan sıkılıp onu defediyoruz.

Madem ki zihnimizi ve ruhumuzu yansıtan gözlerimiz korku ile küçümseme arasında volta atmaktan şaşı olmuş ve biz eğriyi doğru, doğruyu eğri görür olmuşuz, hem tavrımızla göstermeli, hem de boğazımızı yırtana kadar haykırmalıyız:

Başımıza her ne geliyorsa bize müstahak.
Çok iyi bildiğimizi düşündüğümüz insanlar, o çok iyi bildiğimiz özelliklerini (özellikle kötü olanları) her sergilediğinde, şaşırıyoruz. Oysa asıl, kendimizi nasıl da her seferinde giderek artan bir şaşkınlık içinde buluyor olduğumuza şaşırmalıyız.

Onlar değişmiyor mu? Hala aynı şekilde şaşırabildiğimze göre biz de değişmiyoruz demektir.

16 Mart 2010 Salı

Simbiyoz

İstiklâl Caddesi'nde yürüyorlardı. Oğlan kolunu kızın omzuna atmıştı, kız da onun beline sarılmıştı. O sırada orada aynı şekilde dolaşan 39 çiftten sadece bir tanesiydiler. Yaptıkları şey, her zaman yaptıklarından çok da farklı değildi; birbirlerinden kopmadan yürüyorlardı ve bu hallerini gören kalabalık bir lütuf olsun diye onlar daha dokunmadan yarılıyordu.

İkisi de kendi cinsleri içinde ülke ortalamasının üzerinde uzunluktaydılar. Ama kız artık sevgilisinin gözlerine aynı hizadan bakabilecek uzunluktaydı ve ortalama boydaki erkeklerin genetik düzenlerinin kafalarında oynamaya başladığı oyunlardan haberdardı. İtalyanlara binlerce şükür!

Kız önemsiz bir olay anlatmaya başlamıştı ama oğlan ilgili görünmek istiyordu. Aslında kızı dinlemek istiyor ama dinleyemiyordu çünkü kafası, nasıl daha çok ilgili görünülebileceği konusuyla meşguldü. Çözümü buldu: Kafasını geriye doğru atıp bir kahkaha patlattı. Mükemmel bir çözümdü ama o sırada, o caddede kendisiyle aynı hareketi yapan diğer 7 kişiden farkı zamanlamasının yanlış olmasıydı. Önemsiz de olsa anlattığı şeyin dinlenmiyor oluşu kızın biraz canını sıktı. Yine de yüzünde bir tebessümle, etrafında komik olan bir şey arayarak ona ne gördüğünü sordu. Oğlan az önce bulduğu mükemmel çözümün aslında berbat olduğunu saniyeler içinde anlayacağını düşünmemişti. Zaten son zamanlarda kolunun altındaki mahluktan başka pek bir şey düşünmüyordu. Bu nedenle şimdi kıza nasıl bir cevap vermesi gerektiğini düşünmek ona zor geliyordu.

Derken kız aniden durdu ve birkaç saniye boyunca durmaya devam etti. Oğlan da durmak zorunda kaldı; paniklemişti çünkü az önce istemeden yaptığı şeyden dolayı kendini suçlu hissediyordu. Kız arkasını dönüp ters yönde yürümeye başladı. Adımlarını hızlandırdı. Koşmak istiyor ama düşmekten korkuyordu. İtalyanları Allah bildiği gibi yapsın! Az önce onlar geçsin diye yarılan kalabalık, bu sefer tek başına bulduğu kızı yutmaya çalışıyordu. Ama yetişti ve bir adamı omuzundan tutup kendine çevirdi. Adam ne olduğunu anlayamadan kız onun dudaklarına yapışmıştı. Kızın yüzü kendi yüzüne çok yakın olduğu için kim olduğunu göremiyordu. Ama gördüğü birbiri içine geçmiş 4 adet yeşil göz neler olup bittiğini anlamasına yetti. Kızı kendinden uzaklaştırıp suratına bir tokat attı. Uzun zamandır hayal ettiği bir şeydi bu. Önceden söylemek istediği birkaç söz vardı tabii kurduğu hayalde. Bu kadar beklenmedik bir an değildi sonuçta kafasında kurduğu. Aralarındaki mesafe adama yeterli gelmedi. Hala nefretin kokusu burnuna geliyordu. Kokudan kurtulmak için geriye doğru birkaç adım attı. Kızı baştan aşağıya süzdü.

"Amma da kaltak olmuşsun."

Bu, kafasında kurduklarından da iyi bir cümleydi ve daha birkaç dakika önce, atabilmek için her şeyini feda edebileceği o tokat tam da varması gereken yere varmıştı. Kaderin ona çok uzun zamandan sonra yaptığı ilk iyilikti ama çok uzun sürmeyecekti.
Kız ona göre bir kaltak olabilirdi ama olayları birkaç adım geriden izleyen ve ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmayan uzun boylu oğlan için tam bir ilahtı. Hafif meşrep bir ilah.

Kız sanki son iki dakika hiç yaşanmamış gibi geri döndü ve kendisine şaşkın gözlerle bakan sevgilisinin beline sarıldı. Bu sefer kıza şaşırarak bakma sırası az önce kızın yanağını okşayan ve birkaç günlüğüne o yanakta hatırasını bırakan adamdaydı. Kızın giydiği daracık kota ve kırmızı topuklu ayakkabılara baktı. Eskiden kız böyle şeyler giymezdi çünkü adam onun giymesini istemezdi. Neden istemediğini bu şekilde hatırlamak ona acı verdi. Hatırlatan, kızın kalçalarına odaklandığı sırada damarlarında hızla dolaşan kandı: Tahrik olmuştu ve kendi gibilerin, uğruna dünyayı yok edecek kadar sevdiği kadına bakıp tahrik olmaları önce sevdiği kadını yok etmesine neden olurdu. Az önceki görkemli zafer gözlerinden akan birkaç damla acıya dönüştü. Kaltak diyerek aşağıladığı kadının, kendi damarlarındaki kanın akışıyla bu denli rahat oynayabiliyor oluşu daha önce hiç utanmadığı kadar utanmasına neden oldu. Artık uzun süredir yapmak için yaşadığı şeyi de yaptığına göre, bu akışa bir son vermeliydi. En azından bu, kendi kontrolünde olacaktı.

İlah olmanın bazı güzellikleri vardı. Oğlanın az önce attığı gereksiz kahkaha yüzünden kendini hâlâ suçlu hissediyor oluşundan dolayı kıza herhangi bir şey soramayıp, o iki dakika hiç yaşanmamış gibi yoluna devam edebiliyor oluşu da bu güzelliklerdendi.

Oğlan kafasını geriye doğru atıp bir kahkaha daha patlattı; bu sefer zamanlama mükemmeldi. Beline sarılan ilahın omzuna tekrardan kolunu attı. Karakterleri oturmamış, hayattan bir beklentisi olmayan, sadece bedenen varolan diğer tüm esnek insanlar gibi, yaşamaya devam edebilmek için bir şeylerin şeklini almalıydılar. Kızın eli oğlanın belinde, oğlanın eli kızın omuzunda; birbirlerinin şeklini almışlardı. Ta ki bir başkasına çarpıp onun şeklini alana kadar... Ki bu, İstiklâl Caddesi'nde gerçekleşmesı hiç de zor olmayan bir şeydi.

13 Mart 2010 Cumartesi

Bir kuru teşekkür!

"Bir kuru teşekkür!"
"Bir kuru teşekkürü lâyık gördü bana."
"Bir kuru teşekkürden başka bir şey söylemedi."

Maksadını bu denli belli eden başka bir cümle daha duymadım. Bir fahişeye "Saati ne kadar?" diye sorulması bile, yeri geldiğinde başka anlamlar taşıyabilir. Ama bu...

İnsanlar birbirine neden teşekkür eder? TDK'dan sizler için örneğiyle birlikte geliyor "a. 1. Yapılan bir iyiliğe karşı duyulan kıvanç ve gönül borcunu anlatma: “Teşekküre geldim zarif hediyenize / Gücenmeyin biraz fazla güldümse size” -E. B. Koryürek"

Peki insanlar ne için "bir iyilik" yaparlar? Pardon, soruyu yanlış bitirdim; zira her şey için yaparlar. Peki insanlar 'bir iyiliği' ne için yapmalıdırlar? Sadece eylemin kendisi için; iyilik yapmış olmak için; yani hiçbir şey için. Tamam, hayaller peşinde kelebek olmanın anlamı yok. Bir şeyler beklediğimiz için iyilik yapıyoruz çoğu zaman. Böylece yaptığımız şey iyilik olmaktan çıkıp e dönüşüyor. (Sonuçta yapılan bir işin karşılığı illa ki para ile ödenecek değil ya.)
Karşısındaki insanın ağzında oluşan tebessümden fırsat bulup dışarı çıkan teşekküre kurban olma saflığı (öyle diyoruz bu insanlara) ile "Abicim, şimdi kız sevgilisinden yeni ayrıldı. Ağlayacağı omuz olmayı becerirsem, ileride becerdiğim tek şey sadece bu olmaz büyük ihtimalle." kurnazlığı arasındaki geniş (muhtemelen hayal gücümden çok daha geniş) skalanın bir yerlerinde duruyor beklentilerimiz. Tamah ediyoruz ama belli etmiyoruz. Teşekkür yetmiyor. Teşekkür ve bir şey(ler) istiyoruz: Belki teşekkür ve minnet, belki teşekkür ve maddi bir şey, belki bir tane değil de "çok" teşekkür ya da ne bileyim, "Çok teşekkür ederim ya! Bu iyiliğini nasıl öderim bilmiyorum!"a verilebileceik "Ne demek. Lafı bile olmaz!" demenin dayanılmaz tatmini...

Ama bu... "Ona iyilik ettiğimi sandı. Oysa ben verdiğimin karşılığını almak istemiştim. Benim amacım iş yapmaktı." demekten başka bir şey değil.

11 Mart 2010 Perşembe

<< Hırsızın (üzerinde parlak harflerle kendi adı yazan) kitabı şu cümlelerle bitiyordu:

"Peygamberlik etmen gereken kişi kendinsin. Bu kitaptaki bilgiler, paylaşmak için değildir. Sana ait sırlardır. Ve hepsi de altınla yazılmıştır."

Var olan en önemli insan olarak, Tanrı'nın yeryüzündeki temsilcisi haline geleceğini ve tarihe geçeceğini düşünürken, böyle bir son cümleyle karşılaşan hırsız, kitabın bütün sayfalarındaki bütün harfleri bir falçatayla kazıdı. Yüz yirmi gram altın yozunun sahibi oldu. Beyaz sayfaları boşalmış kitabı, kırık camlı pencereden dışarı atıp kendini yere bıraktı. Ellerini başının altında birleştirip bacaklarını uzattı. Yüz yirmi gram altın. Ölmeye giden bir fil kadar huzurluydu. Gözlerini kapattı. Uyumasına dört nefes kala, gözkapakları yaylanıp açıldı. Bir mancınık gibi doğrulup, "Hayır!" diye bağırdı. Ayağa kalkmaya çalışırken, "Allah'ım, ben ne yaptım?" diyordu. Pişmanlıkla dolmuş barakadan çıkıp, tepeleme çöp yığılı pencerenin önüne geldi. Aramaya başladı. Her saniye, sesi daha da yükseliyordu: "Allah'ım ben ne yaptım?"

Yarısı toprağa gömülmüş, kapaksız buzdolabının önünde dizlerinin üstüne çöktü. Bulmuştu. Kitap, buzdolabının içindeydi. Yeni doğmuş bir bebeği kucağına almak için uzanır gibi ellerini buzdolabına soktu. Alnı terli ve gözleri mutlu. Kitabı göğsüne bastırdı. İki eliyle. Dudakları inceldi. Gülümsedi. Ayaklarını sürterek barakasına dönüp, kendini, kalktığı yere bıraktı. Kitabın kapağındaki adına hayranlıkla baktı. Bütün kapağı kaplayan adına. Adını öptü ve kol mesafesinde duran falçatayı alıp kazımaya başladı. Adı, en az yüz gram altın tozuyla yazılmıştı. Küçük bir kağıdı faraş gibi kullanarak, birikmiş altın tozunu diğer kelimeleri döktüğü kutuya taşıdı. Son toz zerresi de kutuya kapatıldıktan sonra yere uzanıp kitabı yastık yaptı. Geriye, altını satıp alacağı parayla neler yapacağını hayal etmek ve uyumak kalmıştı. Uyandığında, ne Tanrı ne de bilgileri vardı. Sadece altın tozu ve boş bir defter. >>

Hakan Günday / Azil

17 Şubat 2010 Çarşamba

Yokluk da bir varolma biçimidir

Çok sevdiğiniz birinin size armağan ettiği, hep istediğiniz o mükemmel 'biblo'yu odanızın en güzel köşesine koyarsınız. Bir süre için, önünden her geçişinizde gözünüz onun durduğu yere takılır ve yüzünüze bir gülümseme yerleşir; oraya ne kadar da yakıştı! Ancak zaman akar, zaman gider ve onun orada var olma fikrine o kadar alışırsınız ki orada durması artık size herhangi bir anlam ifade etmez olur. Fakat birgün odanıza girdiğinizde zihninizin alışmış olduğu manzarada ufak bir değişiklik olduğunu fark edersiniz. Başta ne olduğunu anlamasanız da çözmeniz uzun sürmez. Biblo yerinde değildir. Biblo yoktur. Ama aslında yok olduğu andan itibaren, her şeyiyle vardır; yok oluş, varoluşu beraberinde sürükler.

Onun size ifade ettiklerini, odanıza kattığı anlamı, bütünlüğü ve en önemlisi onun zihninizde oluşturduğu ve alışmışlığınızdan ötürü bir zaman sonra farkına varamamaya başladığınız manzarayı yok oluşla birlikte fark etmeye başlarsınız. Yokluğu aklınızdan çıkmamaya başlar.

Belki misafirinizin çocuğu gizlice oynamaya çalışırken kırmış, anneniz de siz henüz eve gelmeden kırık parçaları toplayıp çöpe atmıştır. Kim bilir... Onun nasıl yok olduğunun bir önemi yoktur. Önemli olan yok oluşunun size onu tüm varlığıyla hatırlama fırsatını vermesidir.
Ona sahip olma hissini bir kez hatırladığınızda, bir daha aynı hataya düşmeyeceğinize dair yeminler edersiniz. Bunların da önemi yoktur çünkü aynı hataya düşeceğinize emin olabilirsiniz. Ancak bibloyu kendi ellerinizle kırdığınız zaman yaşadıklarınız sizi aynı hataya düşürmeyecek kadar tesirli olabilir.

Seçimler ötesi durumlar ve bir seçim olarak aptallık

Seçim yapacak kadar aklı başında olan insanların (kendiminkiler de dâhil olmak üzere) yaptığı her aptal seçime karşıyım. Bunu söylediğimde "Kime göre aptal?" diye soranların da aptal olduğunu düşünürüm ve içimde onlara bir kafa atma arzusu uyanır. Dünya benim algılarımla sınırlı olduğuna ve algıladığımın ötesine geçemeyeceğime göre, bu seçimlerin aptallık skalasını da ben ve kendim el ele vererek belirliyoruz.
Ancak asıl takıldığım nokta, seçim yapma imkânımızın olmadığı yerler ve seçim yapamadığımız durumların seçimlerimize etkisi.

Ben Mine Kavasoğulları'yım. Adım Mine; doğumumdan birkaç ay önce ölmüş babaannemin adı Emine olduğu için. Annem adımın Emine olması konusunda ısrar ediyormuş, babam ise böyle bir şeye gerek olmadığını, daha "modern" ve daha "güzel" bir isim olan Mine'nin her iki amaca da pekala hizmet edebileceğini düşünmüş. Bana sorulabilseydi adımın ne olmasını isteyeceğimi bilmiyorum. İsmim olmasını isteyeceğimden bile emin değilim çünkü bunun isimle kalmayacağını şimdi geçmişi görebilen gözlerimle idrak edebiliyorum. Sırf ailemin beni okutacak kadar parası olduğu için okula gideceğimi, hep daha yükseklere çıkmak için çalışacağımı; şu düzenin bana isim eklemekle kalmayacağını, sıfatlar eklemek de isteyeceğini; Mine Kavasoğulları olarak kalamayacağımı, dilbilgisi dersinde İsimler'den sonra Sıfatlar konusunun gelmesinin bir tesadüf olmadığını; Prof. Dr. Mine Kavasoğulları olsaydım yaka kartımı gururla taşıyacakken, kasiyer Mine Kavasoğulları olsaydım müşterilerin gözlerinin içine bakmaya çekineceğimi, yanlış bir söz söyleyip marketin müşterilerini kaçırmamaya özen göstermeye çalışacağımı çünkü içinde bulunduğumuz hiyerarşik sistem gereğince doktorun kasiyerin üzerinde olduğunu biliyorum.
Bana isim verilerek "seçimler ötesi" başlayan bu ileri doğru akan zaman yolculuğunda 'sadece insan' olma hakkımın elimden alındığını da biliyorum. Belki sadece insan olmak yeterli gelmeyecekti bir zaman sonra ama bunu kendim deneyimlemek isterdim açıkçası. Şikayet zırvalarının zamanı değil. Adımı öğrendiğim gibi, güzeli, çirkini, akıllıyı, aptalı, geri zekalıyı, sıradanı, absürdü, yağlıyı, tatlıyı, tuzluyu, acıyı, ekşiyi, uzunu, kısayı, büyüğü, küçüğü, eğriyi, büğrüyü, doğruyu, yanlışı da öğrendim. Dilbilgim artık gayet iyi.

İsmimizi belirli hukuk kurallarınca değiştirme gibi bir şansımız var nihayetinde. Ancak nerede, ne zaman ve nasıl doğduğumuzu ve içine doğduğumuz toplumsal yapının durumunu hiçbir zaman değiştiremiyoruz. Göz ve ten rengimiz, dudaklarımız, burnumuz, boyumuz vs. de n.ş.a. değiştiremeyeceğimiz özellikler arasında. Bu seçimler ötesi şeylerin seçimlerimize etkilerini düşündükçe delirecek gibi oluyorum. Afrikada akbabanın gözlerini üzerine diktiği çocuk olmama nedenimin Kıbrıs'ta, savaşın bittiği bir dönemde doğmuş olmam olması aklımı yerinden oynatıyor. Hüseyin isimli lise arkadaşımın zeki, komik ve hazırcevap olmasına rağmen yaptığı esprilere gülünmeme ve sürekli olarak dalga geçilme sebebinin soyadının Koyun olması oluşunu; tam tersi olarak okulun en popüler çocuğunun o denli popüler olmasının sebebininse kızların çenelerini asfalta vurduracak kadar yakışıklı olması oluşunu hazmedemiyorum.
 Ne üzücüdür ki seçimi bize ait olmayan pek çok yönümüz, seçimi bize ait olanlardan daha fazla takdir görüyor ya da daha fazla aşağılanıyor. Bu konuda estetik başı çeken unsurlardan bir tanesi. Angelina Jolie/Brad Pitt güzel/yakışıklı olmayı kendi seçmedi ancak genetik kombinasyonların bir sonucu olarak Angelina Jolie/Brad Pitt olmayı başardığı için Brad Pitt'i/Angelina Jolie'yi seçebildi.

Beni okuma ihtimalinin sıfıra yakınsadığını düşündüğüm için bir tanıdığımı burada isim vermeksizin kurban edeceğim:
Allah'ı var adamın kafası çalışıyor ve bununla gurur duyuyor ama aptal adama (sadece seçimlerinden ötürü değil aptal doğan adama da) tahammülü yok (seçim). Buna rağmen güzel bir kız gördü mü o çok gurur duyduğu akılcığı başından gidiyor. Hatta aptal ama güzel bir kız için ömründen üç seneyi çöpe atıyor (seçim). Ama kafası çalışan ve tercihen gündelik hayat konuşmaları içinde 'lan, abi' gibi kelimeler kullanan bir kızı anında alaşağı etmekten geri durmuyor (seçim). Yani kişinin seçimler ötesi özelliklerini, hem de estetik olanları, her şeyin önüne koyuyor (seçim). Bu kadarla yetinse yine üzmeyecek beni. Bu adam aynı zamanda bir milliyetçi olduğunu da söylüyor; "Bir kürtle asla evlenmem." gibi demeçler veriyor. Annesinin sırf Kürt bir adamla tanışmamış olduğu, tanışsa bile onunla evlenmeme gibi bir 'seçim yapmış' olduğu için seçimler ötesi olarak Türk doğduğunun farkında olmadan, üzerine yapıştırılan Türklük etiketini özümsüyor (seçim).

İşte yazının ta en başında bahsettiğim 'aptal seçimler' konusu tam da burada anlam kazanıyor ve muhtemelen bu tabiri kullanırken neyi kastettiğimi anlıyorsunuz.

Vakti olmayanlar için özet kıyağı:
Seçim yapacak kadar aklı başında olan insanların (kendiminkiler de dâhil olmak üzere) yaptığı her aptal seçime karşıyım. Bunu söylediğimde "Kime göre aptal?" diye soranların da aptal olduğunu düşünürüm ve içimde onlara bir kafa atma arzusu uyanır. Dünya benim algılarımla sınırlı olduğuna ve algıladığımın ötesine geçemeyeceğime göre, bu seçimlerin aptallık skalasını da ben ve kendim el ele vererek belirliyoruz.
Ancak asıl takıldığım nokta, seçim yapma imkânımızın olmadığı yerler ve seçim yapamadığımız durumların seçimlerimize etkisi.
Hayatta yapabileceğimiz en aptal seçimlerin seçimler ötesi kriterler göz önüne alınarak yapılan seçimler olduğuna inanıyorum ve bu seçimler ötesi kriterlere, yapılan seçimlerden iyi ya da kötü yönde daha çok değer verme seçimini yapanların aptal olduğunu düşünüyorum.

12 Şubat 2010 Cuma

Güneş doğdu.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce, ahlâksız sustu.
Ahlâksızı susturan gülüşün sahibi sordu:
"Ahlâk nedir ki?"
Ahlâksızdan soruldu; tüm çocuklar sustu.
Ahlâksız bakışlarını yerden kaldırmadan konuştu:

"İçine düştüğüm durumdan kimse sorumlu değil.
İçine düştüğüm şu karmaşık ağ; benim duygularım,
mantığımı yok etti.
Mantığın olmadığı yerde ahlâk,
sabahleyin tatlı bir tebessümle uyandıran bir rüyadan farklı olabilir mi?
Çocuklarım! Sizler bile söylediniz:
'Buraya ayak basış nedenin biz değiliz!'
Haklıydınız.
O'ydu buraya gelmemin tek nedeni.
Sizler günahlarımı örten perdelerdiniz.
Sahnede dönen oyunları ancak sizler saklayabilirdiniz."

Ahlâksızın gözleri doldu ama ağlayamadı.
Ahlâksız ahlâktan, ağlamaktan anladığı kadar anlardı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce ahlâksız sustu.
Onu susturan gülüşün sahibi konuştu:

"Hayatımdaki şu yüce kadın, kendine yabancılaştı.
Onu ondan iyi ben bildim;
o beni tanıyamadı bile.
Şimdi onu bildiğimden, sizlerden korkuyorum.
Ona güvenmiyorum.
Onu ondan iyi ben bildim;
o beni göremedi bile.
Şimdi onu bildiğimden, kendimden korkuyorum.
'Sadece ben yıkabilirim kendimi.' demiştim.
'Sadece ben istersem zarar görebilirim.'
Şimdi kimseye güvenmediğimden,
yerle bir olurken kimseden yardım istemiyorum."

Korkak arkasını döndü.
Herkes korkağın yüzüne döndü.
Korkak gözlerini kapadı.
Kimseyi görmezse, kimseye görünmez sandı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce korkak gözlerini araladı.
Korkağa gözlerini açtıran gülüşün sahibi sordu:
"Korkusuzluk nedir ki?"
Korkaktan soruldu; tüm çocuklar sustu.
Korkak ağzını açmaya bile korkunca, bakışları konuştu:

"Bilseydim o yolun sonunu,
tanısaydım onu,
tanısaydım kendimi
ve görebilseydim karanlıkta,
aklımda tutabilseydim bir sonraki hamlemi...
Belki bir hayatım olabilecekti.
Oysa ben korkağım.
Ölümün soğuttuğu bir bardak suyu içeceğime,
susuzluktan ölecek kadar korkağım.
Gidemem bile.
Terk edemem.
Terk edersem, geri dönemem.
Çok geç kalmaktan,
geri dönüp de bulamamaktan korkarım.
Bulsam da bakamam.
Kafamı sudan çıkarıp ölüme bakacağıma,
nefessizlikten ölecek kadar korkağım."

Korkak derin bir nefes aldı ama geri bırakamadı.
Korkak korkusuzluktan, yaşamaktan anladığı kadar anlardı.

Yer yarıldı, ölmüş içine gömüldü.
Herkes onun solgunluğuna büründü.
Yeraltında çürürse, kimse çirkinliğini göremez sandı.
Ve bir çocuk güldü.
O gülünce etten ayrılan ruh göründü.
Ruhu görünür kılan gülüşün sahibi sordu:
"Ölümsüzlük nedir ki?"
Ölmüşten soruldu; tüm çocuklar sustu.
Ölmüş, etinden utanarak konuştu:

"Ölümümü güzel kılmak için o denli çalıştım ki,
ölüm nedir bilmedim.
Yerin içine girene kadar,
mezarlıktan geçmedim.
Ruh taşırken çürüyenlere benzememek için
ruhumdan yüz çevirdim.
Söylenmesi gerekenleri erteledim;
sanki sonsuzluk benimmiş,
sanki herkes kölemmiş gibi.
Bugün bitirdiğim bu yola başladığımda,
elimde tek bir hazine vardı:
Ölümümü işaret eden bir pusula.
Bir saat gibi koluma takacağıma,
bir böcek gibi, ölmesi için avcumu sıktım.
Ölümü öldürdüğümü sandım.
Onun bilincinin kıymetini bilmedim.
Hayatı ölümden ayıracak kadar kudretli bildim şu çürümeye duran bedeni.
Tüm nehirlerin denizlere kavuştuğunu öğrenmeyi hep reddettim."

Ölmüş ağzını bir daha açmamak üzere kapadı.
Ölmüş ölümsüzlükten, ölümü öldürmekten anladığı kadar anlardı.
Güneş battı.

9 Şubat 2010 Salı

Bize kendini bilmekten söz et.

Ve bir adam şöyle dedi: "Bize kendini bilmekten söz et."

Ve o cevap verdi:

"Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir.
Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz.
Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz.

Ve böyle de olması gerekir.

Ruhunuzun saklı kaynağı yükselmeli ve çağıldayarak denize doğru koşmalı;
Ve o zaman, sonsuz derinliğinizin hazineleri gözlerinizin önüne serilecektir.
Ancak bilinmeyen hazinenizi tartmak için tartı aramayın;
Ve bilginizin derinliğini değnekle veya iskandil ipiyle ölçmeye kalkmayın.

Çünkü kişi, ölçüsüz ve sınırsız bir deniz gibidir.
'Tek doğruyu buldum' değil, 'Bir doğruyu buldum' deyin.

'Ruha giden yolu buldum' değil,
'Kendi yolumda yürürken ruhu buldum' deyin.

Çünkü ruh, her yolda yürür.
Ruh ne bir çizgi üzerinde yürür;
ne de bir kamış gibi dümdüz büyür.
Ruh, sayısız taç yaprakları olan
bir lotus çiçeği gibi açılır."

5 Şubat 2010 Cuma

Bize haz ve ıstıraptan söz et.


Sonra bir kadın konuştu: "Bize haz ve ıstıraptan söz et."

Ve o cevap verdi:

"Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir.
Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu,
sık sık gözyaşlarınızla dolar.

Başka türlü olabilmesi mümkün müdür?

Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar
derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

Ve şarabınızı taşıyanla, çömlekçinin fırınında
yanan aynı kadeh değil midir?

Ve sesi ruhunuzu okşayan lavta, daha önce
bıçaklarla oyulan tahtayla bir değil midir?

Kendinizi neşeli hissettiğinizde
kalbinizin derinliklerine inin.

Farkedeceksiniz ki, size bu sevinci veren,
daha önce üzülmenize neden olmuştu.

Üzgün olduğunuzde, tekrar kalbinize dönün.
Göreceksiniz ki, daha önce sevinciniz olan
bir şey için ağlıyorsunuz.

Bazılarınız, "Haz, ıstıraptan daha anlamlıdır" der;
diğerleri ise, "Hayır, ıstırap daha anlamlıdır".

Bense, ikisi birbirinden ayrılamaz, diyorum.

Onlar beraber gelirler.
Ve siz, bir tanesiyle masanızda otururken,
unutmayın ki, diğeri de yatağınızda uyuyordur.

Gerçekte siz, hazzınızla ıstırabınız arasında
bir terazi konumundasınız.
Sadece boş olduğunuzda, hareketsiz
ve dengede kalabilirsiniz.

Bir hazine avcısı, altın ve gümüşünü tartmak için
sizi kullandığında, haz ve ıstırap kefeleriniz,
ister istemez, yükselip alçalacaktır."

Peki ya beraberlik?












Sonra Almitra tekrar konuştu: "Peki ya beraberlik?"

Ve o cevap verdi:

"Siz beraber doğdunuz ve hep öyle kalacaksınız.
Ölümün beyaz kanatları, sizin günlerinizi
dağıttığında da beraber olacaksınız.

Siz Tanrı'nın sessiz belleğinde bile beraber olacaksınız.

Fakat birlikteliğinizde belli boşluklar bırakın.

Ve izin verin, cennetlerin rüzgarları aranızda dans edebilsin...

Birbirinizi sevin; ama sevgi bir bağ olmasın.
Daha ziyade, ruhlarınızın sahilleri arasında
hareket eden bir deniz gibi olsun.

Birbirlerinizin bardaklarını doldurun;
ancak aynı bardaktan içmeyin...
Ekmeklerinizi paylaşın; ama
birbirinizinkini yemeyin...

Beraberce şarkı söyleyin, dans edin, coşun;
fakat birbirinizin yalnızlığına izin verin;
Tıpkı bir lavtanın tellerinin ayrı ayrı olup,
yine de aynı müzikle titreşmeyi bilmeleri gibi...

Birbirinize kalbinizi verin; ama diğerinin saklaması için değil;
Çünkü yalnızca Hayat'ın eli, sizin kalplerinizi kavrayabilir...

Ve yanyana ayakta durun; ama çok yakın değil,
Çünkü bir mabedin ayakları arasında mesafe olmalıdır;
Ve meşe ağacıyla, selvi ağacı,
birbirinin gölgesi altında büyüyemez."

25 Ocak 2010 Pazartesi

Bize Acı'dan söz et.

Sonra bir kadın söz aldı ve bize Acı'dan söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:

Acınız, idrakinizi kaplayan kabuğun kırılmasıdır.
Nasıl ki, bir meyvenin yüreğinin güneşi görebilmesi için kabuğunun çatlaması gerekir, acı da sizin için öyledir.

22 Ocak 2010 Cuma

Günlük Zamanları: Kırbaç Sesi vs. Motor Sesi

Kalemi ve kâğıdı elime aldım; çok güzel bir duygu bu. Dokunmak; kitabın sayfalarına değil, kendi el yazımla dolu sayfalara dokunmak. Yıllardır mektup yazmıyorum ve aylardır düşüncelerimi kâğıda aktarmadım. Microsoft Office Word'ü açıyorum ve yazmaya başlıyorum (orijinal yazılım kullanın!). Biliyorum, bu yazıyı da bilgisayara geçireceğim ne olur ne olmaz diye ama yazarken insanın bileklerinin ağrıması bambaşka bir his. Tatlı bir ağrı; emeğin ağrısı.

Kalemi, kâğıdı elime aldım almasına ama tarihin ne olduğunu bile bilmiyorum. Günlerim birbirinin içine geçti çünkü. Tarihi duvar takvimine bakarak öğrenmedim hiç; yaşım tutmadı. Bilgisayar çağı çocuğuyum ben! Cep telefonum da burada değil şimdi. Sonra icabına bakarım sağ üst köşenin. Ya da bakmam. Bu yazı da zamandan bağımsız durur bir yerlerde. Bu yazıyı da ben yazıyor olduğuma göre, ben de zamandan bağımsız dururum. Durur muyum? Onun etkilerinden kurtulur muyum?

Bir adam varmış, mükemmel bir baston yapmak istiyormuş ancak mükemmel bir işin sadece zamandan bağımsız olarak yapılabileceğini, kusurlu bir işinse zaman göz önünde bulundurulduğunda ortaya çıkacağını düşünüyormuş. O yüzden de “Hayatım boyunca bu bastonu yapmak için çalışacağım, zaten mükemmel olacağı için hayatımı buna adamamda bir sakınca yok.” diye düşünüp kendini yalnızca bu bastonu yapmaya adamış. Zamanla uzlaşma yapmadığı için zaman onun yolundan çekilmiş. Adam daha uygun dalı bile bulamadan nice şehir yerle yeksan olmuş. Sonunda uygun dalı bulmuş ve yontmaya başlamış. Daha sopaya şeklini veremeden en güçlü imparatorluklar çökmüş. Bastonu düzeltip cilaladığında, Klapa artık bir kutup yıldızı değilmiş. Sopasını güzel taşlarla süsleyemeden Brahma defalarca uyuyup uyanmış. Neyse ne… Apaçık saçmalıyorum. Ben o hikâyedeki adam değilim ki! Neyi mükemmel yapabileceğini bile bilmeyen basit bir insanım; zindanlarından kurtulamamış. Hatta normlara şöyle bir göz atınca asosyal bile diyebiliyorum kendime. Ancak hayatımın benim istediğim yönde yürüyor olması, tükettiğim bira sayısıyla övünüyor olmaktan daha önemli. Annem bu durum için “Gençliğini harcıyorsun kızım.” diyor, bense “Kendini terbiye etme döneminden geçmeye çalışıyorum.” demeyi yeğliyorum. Utopia adasında yaşamıyoruz sonuçta ve sahip olduğumuz yönetim sisteminin günaha girmemizi engellemek için tasarlanmadığı aşikâr. Günaha bulanmışların kurduğu sistemin içinde günaha bulanmış terbiyeler alarak, günaha bulanmış iyilikler yaparak, günaha bulanmış eğitimcilerin günaha bulanmış erdem tanımlarını dinleyerek yetişiyoruz. O halde, aklı olan insanların durup, düşünüp, kendilerini terbiye etmesi şart! Gerisi tevekkül.

Kimse bize altının sırf demirden daha az bulunduğu için değerli olmasının saçmalığından bahsetmiyor. Gökyüzünde asılı duran güneş, yıldızlar ve ayın parlaklığının yanında, boyunlarımızı ve bileklerimizi saran elmasların, yakutların ve incilerin parlaklığının hiçbir şey ifade etmediğini söyleyen insanlarla yaşamıyoruz. Gün gelip satılabilir diye mücevherlerini minik bohçalar içinde saklayan anneannelerin torunlarıyız. Bizim Utopus isimli bir kralımız da olmadı zaten. Ama beş yüz sene evvel yaşamış Thomas More diye birinin kitabını okuma şansımız oldu. “Para” verip, alıp okuduğumuz ve kendimizi terbiye etme dönemimize katkıda bulunmak için ömürlerini feda etmiş insanlarımız oldu. Benim harcadığım bu ömür birilerinin hayatında bir şeyler değiştirmeye yetecek mi acaba? Her şey benim algıladığım gibidir, o halde ben değişirsem herkes ve her şey değişir. Ama ömrüm beni değiştirmeye yetecek mi acaba? Söylediğim yalanların ve yaptığım iyiliklerin sonuçlarını Bergman, Forster, Boyle ve Burton’ın birlikte yönettiği bir filmde görebilseydim keşke! Keşke hayatımı anlatacak olan kitap, “itiraf”larımı değil “öğreti”lerimi barındıracak olsaydı: tertemiz bir kitap olsaydı.



Bir araba geçti. Sabahın bu saatinde geçen bir arabanın sesi insanın düşüncelerini bölüp onu rahatsız edebiliyor. Tam da itiraflara girmek üzereydim ve günah çıkarma işlemlerini başlatıyordum. Keşke günah çıkarma ayinimi bölen, bir araba sesi olmasaydı. Kırbaç sesi duysaydım sabahın bu saatinde. Komik bir cümle oldu değil mi? Değişik fantezilerim olduğunu falan düşünüyorsunuzdur şimdi. Hadi hadi! Siz de itiraf edin. Siz de çıkarın günahlarınızı çıkarabilirseniz. Fesatlığınızı kusun. Bana taş atmaya yeltenen o elleriniz titresin de durun. Oysa 19. Yüzyılda yaşamış huysuz düşünür Schopenhauer, değişik fantezileri olan biri olduğumu düşünmezdi; bir aptal olduğumu düşünürdü kırbaç sesi duymak istediğim için. “Neden?” diye sorardı bana belki. “Neden düşüncelerini bölen şu aşağılık kırbaç sesini duymak istiyorsun?” Ben de cevap verirdim: “Sen ki, ‘Sokaktaki adam için kafa işi, hangi türden olursa olsun tahammül edilemez bir azap ve işkencedir. Kalabalık bir kasabanın sokaklarında boş yük ya da binek arabasıyla dolaşan ve her birkaç adımda bir gücü yetebildiğince bir buçuk iki metrelik kırbacını şaklatan bir adam, arada bir derhal indirilip beş hakiki değnek atılmayı hak eder.’ diyordun, sen bile bilemezdin farkına bile varamayacak kadar özümseyeceğimiz bu felaketin kapımızı çalacağını.” Devam ederdim: “Sen, alnı kırışmış, saçları dökülmüş, gözleri zekâ parıltıları saçan güzel adam, bir kırbaç sesine bile dayanamıyorsan, söyle bana, her üç saniyede bir duyulan korna sesine, kesintisiz duyulan araba motoru sesine, şu gürültülü vili, ignobili, barbare ed indegne conversazioni’ye, nasıl katlanırdın?” Katlanamazdın.

Bunları yazmaya başlamadan önce, yatakta uykumun gelmesi için sağa sola dönerken sessizliğin sesini duydum. Hani o kadar sessiz olur bazen ki, saçlarınızın yastığa sürtünürken çıkardığı sesleri bile duyarsınız. Kulağınızda inceden bir çınlama peyda olur. İşte öyle bir anda bütün bu yazdıklarım (o an için, gelecek zaman daha doğru bir fiil çekimi) yakama yapıştı. Uyuyabilirdim, ancak uyumak bu sessizliğe hakaret olurdu. Düşüncelerimin toplanması için düzenlenmiş şık bir partiye, pijamalarla gitmek olurdu.

Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken söyledi: Bir filozof –kim olduğunu o da unutmuş- “Uyku ile uyanıklık arasında aklıma gelen şeyleri yazmamış olsaydım muhtemelen bugün, burada olamazdım.” minvalinde bir şeyler söylemiş. Zaten insanın aklına tuhaf fikirler yalnız kaldığı sessiz bir ortamda gelmez mi? Tuvaletin kimi zihinler için bulunmaz nimet olması da bundan ileri gelmez mi? (Bazıları resim eksiltmek diyor buna.)

Saat 6.30 falan olmalı; araba sesleri artmaya başladı ve ben, tam şu anda, bir yazar için sessiz bir yerde oturma lüksü olmadığı sürece, gecenin gündüze karışmasının gerekliliğini çok net anlıyorum. O kadar büyük bir hengâme var ki, kendi kafamdaki sesleri duyamaz oluyorum bazen. Mide bulandırıcı derecede birbirine girmiş insan konuşmaları, araba sesleri, yanımda duran adamın telefonunun zil sesi, diğer yanımda duran kadının telefonunun zil sesi, benim telefonumun zil sesi… Bir şey düşünmeye çalışıyorum, ama milyonlarca şey beynimi acımadan milyonlarca parçaya bölüyor. Bir uğultu şeklinde duyuyorum şu an iyice yoğunlaşmaya başlamış trafiğin sesini. Evim anayolun üzerinde bile değil üstelik. Şimdiden başladı kornalar. Otobüs şoförleri nasıl da küfrediyordur şimdi… Acıktım bir de. Yazacak bir şeyler daha vardı kafamda ama yok oldular birden. Zaten kolum da kopmak üzere. Ama merak ediyorum, trafiğin uğultusunu duymaya başlamamla, düşüncelerimin puf diye kaybolması bir tesadüf mü? Bence değil. Kırbaç sesi duymak istiyorum artık. Söz veriyorum, sopa falan atmayacağım arabacıya.

Thoreau’ya nasıl da imreniyorum. Onun bir dostu vardı; Emerson vardı ve Walden gölü vardı. Ben ne yapacağım şimdi? Nereye kaçacağım? Bilmiyorum. Ama büyük bir zihin olmasam da şunu biliyorum:

"Eğer bir elmas küçük küçük parçalar halinde kesilse derhal bütün olarak sahip olduğu değeri kaybeder veya bir ordu küçük birliklere parçalansa veya bölünse bütün gücünü kaybeder; tıpkı bunun gibi büyük bir zihin dışarıdan müdahaleye maruz kalmasıyla, rahatsız edilmesiyle birlikte sıradan bir zihne göre sahip olduğu üstünlük ve ayrıcalığı kaybeder. Çünkü onun üstünlüğü tıpkı içbükey bir aynanın üzerine düşen ışığın tüm ışınlarını yoğunlaştırması gibi bütün gücünü tek bir noktaya ve konuya yoğunlaştırmasını gerektirir. Gürültünün sebebiyet verdiği sekte bu yoğunlaşmayı engeller.”

18 Ocak 2010 Pazartesi

Merhaba dünyalı! Ben dostum.

Eski "dost"uma... Zamanı geldiğinde kahkahalar atarak okumamız dileğiyle...(Dramatize etmenin hastasıyımdır.)

Samimiyetsizlik ve içtenlik arasındaki o ince çizgide taklalar atabilmeyi hiç öğrenmeyelim isterdim; oysa her ikimiz de değme cambazlara taş çıkardık. Ben uzmanlığımı merhaba kelimesi üzerine yaptım. Ben,

- Merhaba dediğim kişinin gözlerinin içine bakmamaya,
- Sesli harfleri adeta yutup, sohbet programlarındaki gibi mrb diyerek kelimeyi söyleme süresini mümkün olduğunca kısmaya,
- Yanından geçip giderken söylemeye,  bir an için bile olsa durmaya tenezzül etmemeye,
- Söylerken ses tonuma buz tutmaya,
- Suratıma "Merhaba dediğime bakma, bu konuşmanın devamı gelmeyecek." ifadesi takınmaya
- İçerisinde herhangi bir merhamet tonu barındırmamaya, belki yer yer korku barındırmaya

mazhar oldum. Ya sen?

Bu arada, merhabanın bir diğer anlamının da "korkma, benden sana zarar gelmez" olduğunu biliyor muydun? Ben de bugün öğrendim.

Hayırlara vesile olsun!

17 Ocak 2010 Pazar

2M

Ménalque takıntımın doruklarındayım. Önemli olan aşağıya nasıl varacağım. Sakin sakin, bildiğim güvenli yöntemleri kullanarak mı yoksa kendimi tepeden bodoslama aşağıya bırakarak mı?

"Bugün de arkasında duramayacağım hiçbir şey yapmadım." 
Her günüm böyle özetlensin, gerekirse hayatım monoton olsun. Ne de olsa monotonluk benim gibilerin derdi değil, onların derdi.

15 Ocak 2010 Cuma

Ölümün zamanı - Zamanın ölümü


Uyumuyorum, uyanmıyorum. Gözlerimin acısına duyarsızlaşıyorum. Ekrana bakıyorum. Renkler... Turuncu, sarı, yeşil ve siyah. Gözlerimi kapatıp açıyorum. Renk bile görmüyorum. Gözlerim yanıyor. Ayna. Gözlerim kızarmış. Göz kapaklarım morarmış. Suratım bembeyaz. Suratım yanıyor. Ne için? Kim için? Zaman. Zaman izâfi. Zaman döngüsel. Yalan. Zaman çizgisel. Sürekli ilerliyor üstelik. Benden önde gidiyor sürekli. Koşuyorum. Yetişemiyorum. Nefes nefese kalıyorum. Uyku. Birazcık uyusam... Olmaz! Yetişmeliyim! Gözlerim. Acı. Ekran. Renkler. Uyumuyorum, uyanmıyorum. Uyanmadığım için başlayamıyorum. Aynı gün sürekli devam ediyor. Hiç bitmiyor. Dün, gün 48 saatti, şimdi 72 saat olmak üzere. Dün yok. Gün var. Uyku. Birazcık uyusam. Başlamak istiyorum. Gün değişsin istiyorum. Diğer insanlar değiştiriyor günü. Beni almıyorlar. Ben kalıyorum. Saatin ortasında durmuş dönüyorum. Ben sola dönüyorum, zaman sağa dönüyor. Zaman döngüsel; sadece benim için. Onlar için çizgisel. Ama ben onlar için yaşıyorum. Onlara yetişmeliyim! Yetişemiyorum. Zaman benim ötemde, onlar zamanın ötesinde. Gözlerim suratımdan emdiği kanı pompalıyor. Kansızlığım yanıyor. Kalbim yok. Gözlerim var sadece. Her şey bulanık. Kim için? Onlar için. Ne için? Bilmiyorum. Sadece yapıyorum. Of! Nefes almh.. Ağh.. Ciğerlerim... Nefes... Kalbim yok. Gözlerimden kan fışkırıyor. Son bir hamle! Sonunda! Zamana yetişiyorum. Tutuyorum. Son bir şarkı. "I feel it all" diyen adamın sesi. Son kez ne var ne yok hissediyorum. Ben zamanı öldürüyorum, zaman beni öldürüyor. Dudaklarımdaki gülümseme uyuduğuma seviniyor. Ben sevinemiyorum. Ben yokum.
Web Statistics