5 Kasım 2009 Perşembe

Yetki ve Ünvan

Yetki ve ünvan çok tuhaf iki şey. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, aslında tuhaf olan onlar değil; insanların onlara yükledikleri anlam.

Bu durumu kamu kuruluşları, özel işyerleri, okullar vb. pek çok yerde gözlemleyebiliriz aslında. Ben, en yakın olduğum yerden, üniversiteden örnek vereceğim. Gözlemlediğim kadarıyla, okulda bir öğrenci "Profesör" ünvanlı hocasıya konuşurken, "araştırma görevlileri", "öğretim görevlileri" ya da "yardımcı doçent"lerle konuştuğu gibi rahat konuşamaz; çünkü profesör olan, öğrenciden ekstra saygı bekler ve bu beklentisini hissettirir. Bu da öğrencide tuhaf bir rahatsızlık yaratır.


Yapı Malzemeleri isimli bir dersimiz vardı. Birinci ya da ikinci sınıftaydım, şimdi tam hatırlayamıyorum. Sunum yapmamız gerekiyordu; vize yerine geçecekti. Sunumunu yapacak olan öğrencilerden bir kız kürsüye çıktı. Sırf üst dönemlerden görüp adettendir diye düşündüğü için, sunumunun ilk sayfasına dersin hocasının adını yazmış ama ünvanını yazmamıştı. Belki unutmuş, belki de ne önemi var diye düşünmüştü. (Hocanın adını burada deşifre etmemek için takma isim kullanacağım. Adı Fenasi Kerim olsun.) Oysa, Fenasi Kerim bunu gördüğü anda bağırmaya başladı:
-Kızım, adımı yazacaksan ya adam gibi yaz ya da yazma! Ne o öyle sanki babanın arkadaşıymış gibi!

E tabii kız travma yaşadı, sunumunu kekeleyerek yaptı ve elbette o günden sonra hocalarına öyle babasının arkadaşı gibi davranmaması gerektiğini öğrendi. Bu son deneyimi ona sunum için yaptığı araştırmalardan daha çok şey kattı diye düşünüyorum.

Bunun gibi pek çok olaya tanık oldum ancak en şiddetlisi bu olduğu için bunu seçtim. Halbuki saçmalığın daniskası! Ey Fenasi hoca! Sen bilmez misin ki, o ünvanın zerre etkili olmadığı tonla yer vardır?! Bir vapurda seni gören diğer onlarca insan için sen yer verilmesi gereken yaşlı bir bunaktan başkası değilsin. Ama biliyorum, yetki alanı sınırları içine girince insan çıldırıyor. Yetkisinin tadına varıyor anında; yazının ta başında tuhaf olarak nitelendirdiğim şey tam olarak bu. Gerçekten anlayamıyorum insanların eğitim gördüğü sene sayısının saygı olarak geri dönmesini nasıl bekleyebildiğini?
Herkes hayatında saygı görülebilir olarak nitelendirilen en az bir şey yapmıştır bana kalırsa. Kimisi hem çalışıp hem okumuştur mesela. Kimisi en zor koşullara rağmen çocuklarını okutabilmiştir. Lâkin bunlar insanın adının önüne ünvan olarak gelmeyince, o insanlara saygı gösterme gereği de ortadan kalkıyor. Kaldı ki genelde böyle insanların gündemi olmuyor saygı görmek. "Başarılı Anne" ünvanı almış Fahriye Tekin (Baş. An. Fahriye Tekin. Ne kadar da karizmatik!) diye birini duyamazsınız. Fahriye Tekin diye biri de muhtemelen yoktur zaten. Oysa Prof. Dr.lar, Doç.ler havada uçuşur. Her yerdedirler. Saygı bekler vaziyette, yetki alanları içerisinde otururken bulabilirsiniz onları rahatlıkla.

Baş. An. Fahriye Tekin ile Prof. Doç. Dr. Fenasi Kerim'in hayatlarını karşılaştırsak ya da değiştirsek, belki de Fenasi çoktan intihar etmiş, Fahriye de meclis başkanı falan olmuştu. "Dış görünüşüne bakıp insanları yargılamayalım." tadında bir mesaj verme niyetim yok, zira hepimiz bir derece bunu yapıyoruz ancak, biriyle konuşmaya başlarkenki davranışlarımızı onların rastlantısal hayatlarının getirdiği ünvanların, sıfatların belirlemesine izin vermemeliyiz diyorum. Birilerine saygı göstereceksek eğer, bunu hayatta kalmayı başarma koşulları belirlemeli ve yeni biriyle tanışırken, aksini öğrenene kadar, sanki o en zor koşullarda hayatta kalmayı başarmış gibi davranmalıyız. Aksi takdirde ilerleyen zamanın getirileri, sergilediğimiz tavırdan utanmamıza yol açabilir.

Son söz olarak, acı çektiği kadar eğitimlidir bir insan diyorum ve bitiriyorum. E. M. Cioran amcamın da bunu şu sözlerle dile getirdiği aklıma geldi son dakika: Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilemez şeyler'in miktarıyla büyür.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Web Statistics