6 Kasım 2009 Cuma

Unutuyorum, çünkü her gün hatırlıyorum.

İnsan unutur ve kim ne derse desin, bu güzel bir şeydir. Hiçbir şeyi unutamasaydık halimizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Tüm utançlarımız, hatalarımız ve pişmanlıklarımız ilk günkü haliyle zihnimizde ve kalbimizde yer etseydi, hangimiz annelerimizin yüzüne bakabilecek cesareti bulabilecekti acaba? Zamanla acılarımızı unutamasaydık, en acısız intiharları seçerdik kendimize şüphesiz. İnsanlarla göz göze gelemezdik. Kimimiz gözleri ağlamaktan kanlanmış olduğu için, kimimiz de utancın kızarttığı yanaklarını saklamak için kaldırmazdı kafasını yerden. Çok şükür! Unutuyoruz.

Dediğim gibi. Unutmak güzel bir şey! Unutamayışın oku çift taraflı elbette. Unutamayacağımız şeyler sadece acılarımız değil, mutluluklarımız da. Böyle bir durumda zihnimizde hepsi birden aynı anda yer kaplayacaktı. Peki bu savaşta galip gelip beynimize egemen olacak olan taraf hangisi olacaktı? Cevap çok açık değil mi? Elbette acının durduğu kefe sertçe yere vuracaktı. Dolayısıyla, zihnimizde mutluluklarımız da acılarla birlikte daimi olarak kalsa bile üstünlük yine acılarda ve olumsuz duygularda olacağından, unutmayı bilmeseydik, acı içinde kıvranmamak nedir, onu da bilemeyecektik.

Peki, neden olumsuz duyguların olumlulara karşı bu derece bariz bir galibiyeti var? Anlatmaya çalışayım:

Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ancak mutluluk, zevk ve neşe gibi duygular bizi ele geçirdiklerinde, onların varlığını, yokluklarının tadına varana kadar hissetmeyiz. Örnek vermek gerekirse, sağlıklıyken “Çok şükür bugün de sağlığım yerinde.” demezken sağlıksız olduğumuz anda “Tanrım, ne olur sağlığımı bana geri ver!”diye inlemelere başlarız çünkü; onu yitirişimiz, ona sahip olduğumuz, onun varolduğu, o eski, güzel günleri aklımıza getirir. Arthur Schopenhauer'in deyişiyle, “İsteği, açlık ve susuzluğu ne denli hissediyorsak o denli hissederiz. Ancak bu isteğin giderilmesiyle oluşan doyum sadece anlıktır.” Dolayısıyla bu anlık doyum yaşandıktan sonra, aynı doyumu tekrar yaşama isteği anında hissedilmeye başlanacaktır. Aldığımız doyumun miktarı arttıkça, doyumu algılayışımızda bariz bir azalma olur. Tatmin hali sanki doğal bir gereksinimmiş gibi algılanmaya başlanır ve bu da tatminin haz olmaktan çıkmasına neden olur. Tüm bunlar olduğu sırada, acıyı hissedişimiz, tatminin verdiği hazzın azalması oranında artar. Çünkü artık kişinin doğal ihtiyacıymış gibi karşılanan o duygudan yoksun olmak, tırnağın etten koparken verdiği acı halini almaya başlar. İsteğin tam tersine, acılar yamacımıza ne denli uzun süre uğramazlarsa uğramasınlar, onları yâd etmeyiz.

Başka bir açıdan bakarsak da, şu an duyulan mutluluklarımızın asla ve asla, üzerinden hayli zaman geçmiş hüzünlerimizi bile örtbas etmeye yetmediği açıktır. Dolayısıyla pozitif ve negatif duygular arası bir nötralizasyon kesinlikle söz konusu değildir. Anlık olan tatminler olan neşe ve mutluluk uçup gittiği zaman, geriye uzun süre ağını attığı yerden kıpırdamaya niyeti olmayan bir örümcek gibi, hüzün ve acı kalacaktır. İnsanların dertlerinden uzaklaşmak için kendilerini içkinin, hazzın ve eğlencenin kucağına attıklarını görürüz. Ancak böyle çılgın doyumların yaşandığı akşamların sabahında, unutmaya çalıştıkları o acılara bir de alışılan tatminin devamsızlığının rahatsızlığı eklendiğinden, kişi öncekinden kat kat daha yüklü bir kederle güne gözlerini açar çünkü; "mutsuz olanın en mutsuz olduğu an uyandığı andır." Bu bir kısır döngü gibi onu ele geçirir. O günkü artmış kederini unutmak için o akşam da anlık tatminlerin peşinde koşacaktır ve her geçen gün daha da derine gömülecektir.

Sözün özü, eğer unutamasaydık -hem acılarımızı hem mutluluklarımızı- sürekli bir eziyet hali içinde olacaktık. Kim bilir, belki o zaman mazoşizm bir aykırılık/sapkınlık olmaktan çıkıp, evrimin bize kucaklattığı bir fonksiyon olurdu. Laboratuvardan çıkmayan bilim insanları, unutmanın ilacını bulmadan önce, elindekini kaybetmeden onun varoluşunu duyumsayamayanların aksine, hala unutabilmeye muktedir olduğumuz için şükrediyorum.

1 yorum:

Web Statistics