28 Kasım 2009 Cumartesi

Tabula Rasa

Geçenlerde okulun koridorunda ben ve iki arkadaşım duruyoruz. Arkadaşlardan biri sevgilisinden ayrılmış; ağlıyor. Biz de onu teselli etmeye çalışıyoruz falan. Bir süre sonra kürsüden Ali Düzgün çıktı, yanımıza geldi. Ağlayan arkadaşın suratına bakarak "Hayırdır kızım, neyin var? Ailevi problemler mi?" diye sordu. "Yok hocam, sevgili mevzuları..." diye yanıt verdi arkadaş burnunu çeke çeke.
Ali Düzgün bir süre hepimizin yüzünü teker teker süzdükten sonra tekrar ağlayan arkadaşa dönüp, "Üzülme kızım. Ama şunu bil, erkekler alır alır alır, hiçbir şey vermez, sonra da çeker gider."

"İşte!" dedim "Deneyim böyle bir şey olmalı."

24 Kasım 2009 Salı

Artık Benim de "The Secret"ım Var!

Şu günlerde, yaradılıştan bu yana dünya üzerindeki en önemli olaylardan biri haline gelmiş olan kadın erkek ilişkileri, hayli kafamı kurcalıyor. İnsanların kaya gibi sağlam olduklarını iddia ettikleri ve tüm ağırlıklarını yaslamaktan çekinmedikleri aşklarının, bir süre sonra oyun hamuru kıvamına gelişinin nedenlerini sorguluyorum.

İnsanlar evleniyolar ancak bir süre sonra aniden boşanıveriyorlar: Ya karakterlerinin uymaması dolayısıyla şiddetle geçinemiyorlar ya da taraflardan en az biri diğerini aldattığı ve başka denizlerde yeni defineler aramak istediği için ayrılıyorlar. Zaten genel eğilime de baktığımız zaman rahatça görebiliriz ki şu “bir yastıkta kocamak” lafı tarihe karışmak üzere. Anneannem çocukken anlatırdı gençliğinde dedemle aralarında geçen kavgaları; ben de modern toplumun modern bir çocuğu olarak “E anneanne, neden boşanmadınız ki o zaman!?” diye sorardım. O da kendi iş imkanlarına sahip olmasına rağmen, boşanmanın aklının ucundan bile geçmediğini, bir evliliği mahvetmenin o zamanlar o kadar kolay olmadığını söylerdi. Şimdi o zamanlardaki toplumsal yapıyı düşününce gerçekten de bir evliliği mahvetmenin o kadar kolay olmadığını anlıyorum. Boşansa ne yapacaktı? Herkes onun Cemal Çavuş’la evli olduğunu biliyordu ve muhtemelen bir daha evlenme gibi bir şansı da olmayacaktı. “Dul” Aliye Hanım denilecekti arkasından. Ayrıca tekrar evlenmek istese, kimi bulacaktı. Alternatifleri de yoktu. Flört etmek şimdiki kadar kolay değildi. Günümüzde, bu durum da tarihe karıştı. Son 3-4 yıldır, insanların alternatifleri arasında ilkokul arkadaşları bile mevcut. Birinin gidip öbürünün gelmesi için beklemeye gerek yok; biri gitmeden bir bakmışsın öbürü gelmiş bile.


Cümlelerim arasında kaybolmadan bir ara toparlama yapayım. Demek istediğim şey aslında artık ilişkiler konusunda bir devrim yaşandığı ve -bırakın anneannemin dönemleri olan elli altmış sene öncesini- on sene öncesiyle günümüz arasında bile inanılmaz farklılıklar olduğu. Yani artık bir evliliği mahvetmek çocuk oyuncağı. Günümüzün modern toplumsal yapısının dejenerasyonu, herkesi boşanmaya ve ayrılmaya itiyor olmamalı; huzurlu evlilikler yaşanıyor olmalı; bir yastıkta kocanmalı; bulutların üzerinde başlayan tüm aşklar, cehennem azabıyla son bulmamalı. Her şeye rağmen bunun bir sırrı olmalı!

İnsanlar birbirleriyle bir şekilde (sokak, arkadaş ortamı, facebook, bar, bar tuvaleti vs.) tanışıyor, kaynaşıyor. Hepimiz yeni şeyleri seviyoruz. Dolayısıyla hayatımıza giren yeni biri bizim için keşfedilmemiş bir define, gizemli bir dünya oluveriyor. Bu dünyanın sırlarını çözme arzusu gözümüzü kör ediyor ve ne yaptığımızı bilemez hale geliyoruz; hatta bunun adına da aşk diyoruz. Ancak karşımızdakinin sırlarının eşiğinden teker teker geçtikçe, ilişki sıradanlaşmaya başlıyor. Zaten bir şeyin ‘bilindik’ olduğu an, ilgi çekiciliğini yitirdiği andır. Bu bilindikliği ise sıkılma takip ediyor. Artık karşımızdakinin ne kadar güzel/yakışıklı, zeki, esprili vs. olduğunun da bir önemi kalmıyor çünkü etrafta bu özelliklere hatta belki de daha fazlasına sahip bir sürü insanın dolaştığının farkına varıyoruz. Üstelik bu sürüyle insan, sürüyle “keşfedilmemiş sırlar” anlamına geliyor. Bu da ilgimizi elimizin altındakinden ziyade, etrafımızdakilere yöneltiyor.


Biriyle ilişki içerisinde olan bir insanın kaşı gözü oynamaya başladı mı o ilişkiyi bitirmek farzdır. Çünkü o saatten sonra o ilişkiden hayır gelmez. Kişiler birbirlerinin karakterine hayran olsa bile hayır gelmez çünkü kaşın gözün oynaması demek, artık o ilişkide tarafların birbirlerine vereceği bir şey kalmadığı anlamına gelir. Kısacası ilişki tüketilmiştir. Eğer bu duruma gelindiğinde ilişki bitirilmezse, muhtemelen mevzu kişilerden birinin diğerini aldatmasıyla son bulacaktır.




“Her şeye rağmen bunun bir sırrı olmalı” demiştim. Kendimce bir sır buldum. Bunu sizinle paylaşacak kadar da yüce gönüllüyüm. Mevzu çok basit aslında: Paylaşımları artırmak. Yani araya başka katmanlar katarak, ilişkinin tüketilmesine fırsat tanımamak. Bu paylaşımların bilinç açıcı şeyler olması çok önemli. Yani her zaman buluşulan A kafede değil de yeni açılan Z kafede buluşmak bir paylaşım değil. Önemli olan yeni zihinler oluşturmak; konuşacak şeylerin bitmemesini sağlayarak sıradanlaşmayı kovalamak. Örneğin bir çiftin düzenli olarak kitap okuyabiliyor ve bunlar üzerine saatlerce konuşabiliyor olması, kalınca bir katman oluşturacaktır. Çünkü kişiler ‘yeni’ bir konu hakkında ‘yeni’ beyanatlarda bulunacaklarından, ilgi çekiciliklerinin kaybolması durumu ortadan bir süre için kalkacaktır. Bu bilinç açıcı paylaşımları düzenli hale getirdiğinizde ise, ilişkinin ‘sıradanlaşması’ ihtimali ortadan kalkacaktır.

Bilinç açıcı paylaşımlar yapan iki kişi, ayrılmak durumunda kalsalar bile, arkadaş “olmaları” olasıdır. Çünkü onları var eden salt aşkları değil, yaptıkları paylaşımlardır. Nasıl ki suya enerji verip ısıttığınızda buharlaşıyor, soğuttuğunuzda katılaşıyorsa, insanlar arasındaki bağların da fazını değiştirmek biraz gayretle mümkündür. Ancak ortada bir bağ kalmalıdır; yani ilişki tüketilmemiş olmalıdır. Böyle bir durumda kişiler artık öpüşmeyeceklerdir ama aralarındaki paylaşımlar her ne ise onlar üzerinden konuşmaya ve artık farklı bir yöne evrilmiş ilişkilerine devam edecektirler.

Böylesi uzun bir yazıya kıytırık bir toparlama paragrafı ekleyecek ve bir de tavsiye verecek olursam, aşk dediğimiz o sır keşfetmece oyununu boşvermenizi ve buna kendinizi kaptırmak yerine, kendi iç dünyasını aşk yanılsamasıyla doldurmayıp başka şeylerle zenginleştirmeye çalışan biri olmanızı öneririm. O zaman hem sürekli olarak keşfedilecek sırları olan biri olursunuz, hem de bir şekilde ayrıldığınızda ortada hala bir “ben”liğiniz kalmış olur.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Emil Michel Cioran’dan Seçmeler

Çürümenin Kitabı’nı okuyalı yaklaşık iki sene oluyor. İlk okuduğum zaman oldukça etkilendiğimi hatırlıyorum; hatta bir iki cümlesini not defterime yazmıştım ki bir şekilde gözüme çarpma olanağı olsun. Ancak uzun süre etkisinde kalmadım Cioran’ın. Çünkü bir yazarın etkisinde uzun süre kalabilmem için, hatta o yazarı iyice kendimden bellemem için, Schopenhauer’da olduğu gibi onun neredeyse tüm eserlerini okumam ve felsefesini iyice özümsemem gerekir. Cioran’da böyle olmamasının nedeni, o zamanlar Metis tarafından çıkarılan diğer kitaplarının baskısılarının tükenmiş olması. Az önce Çürümenin Kitabı’nı yeniden elime alma arzusu duydum. Bunun nedeni geçen gün yazdığım ‘Yetki ve Ünvan’ başlıklı yazıda yaptığım Cioran alıntısından sonra (not defterime yazdığım cümlelerden biridir) kitabın aklıma yeniden düşmesi. Kitapta o zamanlar altını çizmiş olduğum yerlere göz gezdirince düşünüyorum da, ya ben zamana karşı koyamadan değiştim ya da ilk okuduğumda kafam başka şeylerle dolu olduğu için okuduklarım üzerinde yeterince düşünmedim.


İşte, iki sene önce kitabı ilk okuduğum zaman altını çizmiş olduğum yerlerden bazıları:
“Kendimizinki hariç her acı, bize meşru ya da gülünçlük derecesinde anlaşılır görünür; böyle olmasa, duygularımızın değişkenliği içinde tek sabit şey matem olurdu. Fakat yalnızca kendimizin matemini tutarız. Eğer etrafımızda sürünen sonsuz sayıdaki can çekişmeyi, birer gizli ölüm olan bütün hayatları sevip anlayabilseydik, acı çeken varlık sayısında kalp gerekirdi bize. Ve geçmiş üzüntülerimizin tamamını mevcudunda bulunduran, mucizevî bir şekilde güncel bir hafızamız olsaydı, böyle bir yükün altında çökerdik. Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflığıyla mümkündür.”
Bu pasajı az önce tekrar okuduğumda çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Zira dün ‘Unutuyorum, çünkü her gün hatırlıyorum.’ başlıklı yazıyı yazarken bu satırların hiçbirinden haberdar değildim çünkü yaklaşık bir buçuk sene önce falan aklımdan çıkmışlardı. Ya bilinç altımda kendilerine yer etmiş bu satırlar ben farkına varmadan ya da ben onları gerçekten unuttum ve hayat bir şekilde Cioran’la beni az da olsa benzer yollardan geçirip bu varsayıma ulaşmamı sağladı. Bilemiyorum. Her durumda da üstâd benden önce söylenilmesi gerekeni söylemiş. Devam edelim…
“Kendi hükmünü mutlak olarak elinde bulundurmak ve bunu kullanmamak… Bundan daha esrarengiz bir yetenek var mıdır? İntiharın mümkün olduğu tesellisi, soluksuz kaldığımız o mekânı sonsuz bir alana çevirir. Kendimizi yok etme fikri, buna ulaşma yollarının çokluğu, kolaylığı ve yakınlığı sevindirir ve ürkütür bizi; zira kendimiz hakkında geri dömnüşsüz bir şekilde karar verdiğimiz o hareketten daha basit ve daha korkunç bir şey yoktur. Tek bir anda bütün anları ortadan kaldırırız; bunu Tanrı bile yapamazdı. Fakat palavracı iblisler olduğumuzdan sonumuzu erteleriz: Özgürlük gösterişinden, kibrimizin oyunundan nasıl vazgeçebilirdik ki?..”
Bununla bağıntılı olarak
“Hayat, kendisini yadsıyan kuvvetler olmasa dayanılmaz olurdu. Muhtemel bir çıkış, bir kaçış fikri bulunur elimizde; kendimizi kolaylıkla yok edebilir ve sayıklamanın doruğunda bu evreni balgam gibi tükürebiliriz.
…Ya da dua eder ve başka sabahları bekleriz.”
Oldukça etkilendiğim başka bir tane daha:
Bütün sevinçlerinin bedelini ödeyen, bütün zevklerinin kefaretini çeken, bütün unuttuklarının hesabını vermek zorunda olan kimseler vardır: Tek bir mutluluk ânı için bile borçlu kalmayacaklardır. Bir haz titreyişi binbir buruklukla taçlanıvermiştir onlar için; samki, kabul gören yumuşaklıklara onların hiç hakkı yokmuş gibi; sanki feragatleri, dünyanın hayvanî dengesini tehlikeye sokuyormuş gibi… Bir manzaranın ortasında mutlu mu oldular? Elikulağında kederler içinde buna pişman olacaklardır. Tasarılarının ve düşlerinin içinde kibir mi duygular? Aşırı pozitif ıstıraplarla hizaya getirilerek, sanki bir ütopyadan uyanır gibi, çabucak kendilerine geleceklerdir.”
Sanırım bundan bu kadar etkilenmemin nedeni, içerisinde az çok kendimi görmüş olmam. Hakan hep söyler: kişi metinde kendini bulduğu ölçüde, o yazarı başarılı bulur ve bu da aslında kibirdir. Ne yapayım, henüz kibirimden sıyrılamadım.
“Cani, özgürlüğünü sınırsız bir şekilde kullanır ve gücünün fikrine karşı koyamaz. Başkalarının hayatına son verme konusunda, o da her birimizle aynı düzeydedir. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı.”
*** 
Hakiki bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir. Bizi hayvanlardan ve hemcislerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları; ancak gecenin ortasında açılırlar.
*** 
“Giysi bizimle hiçlik arasına girer. Vücudunuza bir aynada bakın: Ölümlü olduğunuzu anlayacaksınız. Parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: Mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. Giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: Bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir? Giyinip süslenen ceset kendini iyi tanımamaktadr ve ebediyeti hayal ederek bunun yanılsamasını sahiplenmektedir. Et iskeleti örter, giysi eti örter: Tabiatın ve insanın ince kaçamakları, içgüdüsel ve itibarî aldatmacalar: Bir beyefendi çamurdan ve tozdan yoğrulmuş olamazdı… İtibar, saygıdeğerlik, kibarlık – çaresizlik karşısında bir sürü kaçış yolu. Bir şapka taktığınızda, ana karnında günler geçirdiğiniz ya da solucanların yağlarınızı tıka basa yiyecekleri kimin aklına gelir?”
Hayırlara vesile olsun…

6 Kasım 2009 Cuma

Unutuyorum, çünkü her gün hatırlıyorum.

İnsan unutur ve kim ne derse desin, bu güzel bir şeydir. Hiçbir şeyi unutamasaydık halimizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Tüm utançlarımız, hatalarımız ve pişmanlıklarımız ilk günkü haliyle zihnimizde ve kalbimizde yer etseydi, hangimiz annelerimizin yüzüne bakabilecek cesareti bulabilecekti acaba? Zamanla acılarımızı unutamasaydık, en acısız intiharları seçerdik kendimize şüphesiz. İnsanlarla göz göze gelemezdik. Kimimiz gözleri ağlamaktan kanlanmış olduğu için, kimimiz de utancın kızarttığı yanaklarını saklamak için kaldırmazdı kafasını yerden. Çok şükür! Unutuyoruz.

Dediğim gibi. Unutmak güzel bir şey! Unutamayışın oku çift taraflı elbette. Unutamayacağımız şeyler sadece acılarımız değil, mutluluklarımız da. Böyle bir durumda zihnimizde hepsi birden aynı anda yer kaplayacaktı. Peki bu savaşta galip gelip beynimize egemen olacak olan taraf hangisi olacaktı? Cevap çok açık değil mi? Elbette acının durduğu kefe sertçe yere vuracaktı. Dolayısıyla, zihnimizde mutluluklarımız da acılarla birlikte daimi olarak kalsa bile üstünlük yine acılarda ve olumsuz duygularda olacağından, unutmayı bilmeseydik, acı içinde kıvranmamak nedir, onu da bilemeyecektik.

Peki, neden olumsuz duyguların olumlulara karşı bu derece bariz bir galibiyeti var? Anlatmaya çalışayım:

Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ancak mutluluk, zevk ve neşe gibi duygular bizi ele geçirdiklerinde, onların varlığını, yokluklarının tadına varana kadar hissetmeyiz. Örnek vermek gerekirse, sağlıklıyken “Çok şükür bugün de sağlığım yerinde.” demezken sağlıksız olduğumuz anda “Tanrım, ne olur sağlığımı bana geri ver!”diye inlemelere başlarız çünkü; onu yitirişimiz, ona sahip olduğumuz, onun varolduğu, o eski, güzel günleri aklımıza getirir. Arthur Schopenhauer'in deyişiyle, “İsteği, açlık ve susuzluğu ne denli hissediyorsak o denli hissederiz. Ancak bu isteğin giderilmesiyle oluşan doyum sadece anlıktır.” Dolayısıyla bu anlık doyum yaşandıktan sonra, aynı doyumu tekrar yaşama isteği anında hissedilmeye başlanacaktır. Aldığımız doyumun miktarı arttıkça, doyumu algılayışımızda bariz bir azalma olur. Tatmin hali sanki doğal bir gereksinimmiş gibi algılanmaya başlanır ve bu da tatminin haz olmaktan çıkmasına neden olur. Tüm bunlar olduğu sırada, acıyı hissedişimiz, tatminin verdiği hazzın azalması oranında artar. Çünkü artık kişinin doğal ihtiyacıymış gibi karşılanan o duygudan yoksun olmak, tırnağın etten koparken verdiği acı halini almaya başlar. İsteğin tam tersine, acılar yamacımıza ne denli uzun süre uğramazlarsa uğramasınlar, onları yâd etmeyiz.

Başka bir açıdan bakarsak da, şu an duyulan mutluluklarımızın asla ve asla, üzerinden hayli zaman geçmiş hüzünlerimizi bile örtbas etmeye yetmediği açıktır. Dolayısıyla pozitif ve negatif duygular arası bir nötralizasyon kesinlikle söz konusu değildir. Anlık olan tatminler olan neşe ve mutluluk uçup gittiği zaman, geriye uzun süre ağını attığı yerden kıpırdamaya niyeti olmayan bir örümcek gibi, hüzün ve acı kalacaktır. İnsanların dertlerinden uzaklaşmak için kendilerini içkinin, hazzın ve eğlencenin kucağına attıklarını görürüz. Ancak böyle çılgın doyumların yaşandığı akşamların sabahında, unutmaya çalıştıkları o acılara bir de alışılan tatminin devamsızlığının rahatsızlığı eklendiğinden, kişi öncekinden kat kat daha yüklü bir kederle güne gözlerini açar çünkü; "mutsuz olanın en mutsuz olduğu an uyandığı andır." Bu bir kısır döngü gibi onu ele geçirir. O günkü artmış kederini unutmak için o akşam da anlık tatminlerin peşinde koşacaktır ve her geçen gün daha da derine gömülecektir.

Sözün özü, eğer unutamasaydık -hem acılarımızı hem mutluluklarımızı- sürekli bir eziyet hali içinde olacaktık. Kim bilir, belki o zaman mazoşizm bir aykırılık/sapkınlık olmaktan çıkıp, evrimin bize kucaklattığı bir fonksiyon olurdu. Laboratuvardan çıkmayan bilim insanları, unutmanın ilacını bulmadan önce, elindekini kaybetmeden onun varoluşunu duyumsayamayanların aksine, hala unutabilmeye muktedir olduğumuz için şükrediyorum.

5 Kasım 2009 Perşembe

Yetki ve Ünvan

Yetki ve ünvan çok tuhaf iki şey. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, aslında tuhaf olan onlar değil; insanların onlara yükledikleri anlam.

Bu durumu kamu kuruluşları, özel işyerleri, okullar vb. pek çok yerde gözlemleyebiliriz aslında. Ben, en yakın olduğum yerden, üniversiteden örnek vereceğim. Gözlemlediğim kadarıyla, okulda bir öğrenci "Profesör" ünvanlı hocasıya konuşurken, "araştırma görevlileri", "öğretim görevlileri" ya da "yardımcı doçent"lerle konuştuğu gibi rahat konuşamaz; çünkü profesör olan, öğrenciden ekstra saygı bekler ve bu beklentisini hissettirir. Bu da öğrencide tuhaf bir rahatsızlık yaratır.


Yapı Malzemeleri isimli bir dersimiz vardı. Birinci ya da ikinci sınıftaydım, şimdi tam hatırlayamıyorum. Sunum yapmamız gerekiyordu; vize yerine geçecekti. Sunumunu yapacak olan öğrencilerden bir kız kürsüye çıktı. Sırf üst dönemlerden görüp adettendir diye düşündüğü için, sunumunun ilk sayfasına dersin hocasının adını yazmış ama ünvanını yazmamıştı. Belki unutmuş, belki de ne önemi var diye düşünmüştü. (Hocanın adını burada deşifre etmemek için takma isim kullanacağım. Adı Fenasi Kerim olsun.) Oysa, Fenasi Kerim bunu gördüğü anda bağırmaya başladı:
-Kızım, adımı yazacaksan ya adam gibi yaz ya da yazma! Ne o öyle sanki babanın arkadaşıymış gibi!

E tabii kız travma yaşadı, sunumunu kekeleyerek yaptı ve elbette o günden sonra hocalarına öyle babasının arkadaşı gibi davranmaması gerektiğini öğrendi. Bu son deneyimi ona sunum için yaptığı araştırmalardan daha çok şey kattı diye düşünüyorum.

Bunun gibi pek çok olaya tanık oldum ancak en şiddetlisi bu olduğu için bunu seçtim. Halbuki saçmalığın daniskası! Ey Fenasi hoca! Sen bilmez misin ki, o ünvanın zerre etkili olmadığı tonla yer vardır?! Bir vapurda seni gören diğer onlarca insan için sen yer verilmesi gereken yaşlı bir bunaktan başkası değilsin. Ama biliyorum, yetki alanı sınırları içine girince insan çıldırıyor. Yetkisinin tadına varıyor anında; yazının ta başında tuhaf olarak nitelendirdiğim şey tam olarak bu. Gerçekten anlayamıyorum insanların eğitim gördüğü sene sayısının saygı olarak geri dönmesini nasıl bekleyebildiğini?
Herkes hayatında saygı görülebilir olarak nitelendirilen en az bir şey yapmıştır bana kalırsa. Kimisi hem çalışıp hem okumuştur mesela. Kimisi en zor koşullara rağmen çocuklarını okutabilmiştir. Lâkin bunlar insanın adının önüne ünvan olarak gelmeyince, o insanlara saygı gösterme gereği de ortadan kalkıyor. Kaldı ki genelde böyle insanların gündemi olmuyor saygı görmek. "Başarılı Anne" ünvanı almış Fahriye Tekin (Baş. An. Fahriye Tekin. Ne kadar da karizmatik!) diye birini duyamazsınız. Fahriye Tekin diye biri de muhtemelen yoktur zaten. Oysa Prof. Dr.lar, Doç.ler havada uçuşur. Her yerdedirler. Saygı bekler vaziyette, yetki alanları içerisinde otururken bulabilirsiniz onları rahatlıkla.

Baş. An. Fahriye Tekin ile Prof. Doç. Dr. Fenasi Kerim'in hayatlarını karşılaştırsak ya da değiştirsek, belki de Fenasi çoktan intihar etmiş, Fahriye de meclis başkanı falan olmuştu. "Dış görünüşüne bakıp insanları yargılamayalım." tadında bir mesaj verme niyetim yok, zira hepimiz bir derece bunu yapıyoruz ancak, biriyle konuşmaya başlarkenki davranışlarımızı onların rastlantısal hayatlarının getirdiği ünvanların, sıfatların belirlemesine izin vermemeliyiz diyorum. Birilerine saygı göstereceksek eğer, bunu hayatta kalmayı başarma koşulları belirlemeli ve yeni biriyle tanışırken, aksini öğrenene kadar, sanki o en zor koşullarda hayatta kalmayı başarmış gibi davranmalıyız. Aksi takdirde ilerleyen zamanın getirileri, sergilediğimiz tavırdan utanmamıza yol açabilir.

Son söz olarak, acı çektiği kadar eğitimlidir bir insan diyorum ve bitiriyorum. E. M. Cioran amcamın da bunu şu sözlerle dile getirdiği aklıma geldi son dakika: Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilemez şeyler'in miktarıyla büyür.
Web Statistics