22 Ekim 2009 Perşembe

Saeculum Obscurum

Düştük. Toplum olarak düştük hem de. Elimizden tutup kaldırmak isteyen de olmadı çünkü ayakta duranlar da zar zor durabiliyorlardı. Ellerini uzatsaydılar eğer, onlar da yere yuvarlanacaklardı. Böylece düştük ve düştüğümüz yerde öylece kaldık. Ama kalkmak imkânsız değildi, sadece zordu. Tembelliğimiz "Keşke imkânsız olsaydı." dedirtti bize; en azından başka bir seçeneğimiz kalmamış olurdu, zor olanla uğraşmak zorunda kalmazdık - ki zaten uğraşmadık. Çünkü zor olanın yolu "düşünmekten" geçiyordu ve düşünmek, bira parası için çalışmakla olmuyordu. Düşünmek, madde olarak değil zihin olarak varolmakla oluyordu.

Eğer bir insanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şeyin mens yani zihin olduğunu (buna bağlı olarak da düşünsel etkinlik olduğunu) kabul ediyorsak, düşünsel etkinliğin de en üstün etkinlik olduğunu kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmaz. Karnımızı doyurmak adına bir ayı gibi çocuğumuzu yemiyorsak, bunun nedeni eylemin acımasızlığının ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamızdır. Hatta insanın varoluşundan bu yana süregelen bu bilinç o derece içselleşmiştir ki, böyle bir hareket karşısında sadece mantığımız değil, duygularımız da altüst olur. O halde, madem insanın sahip olabileceği en üstün şey akıldır, onun biricik çocuğu olan düşünce de insanın en üstün ürünüdür. Haliyle bu ürünü verebilmenin yolu da en üstün aktivite dediğimiz düşünmekten geçer. Düşünmek sadece en üstün değil en kolay aktivitedir de. Onu zorlaştıran, düşünülen şeyin niteliğidir. Kafasını dolduracak kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüş insanın beyni, pimi çekilmiş bir el bombası gibidir. Bu noktada, el bombasının pimi çekildiğinde, insanın kişisel ilgi alanları ve becerileri devreye girer. Düşüncenin aktarılabileceği pek çok yöntem vardır. Edebi metinler, resim, fotoğraf, müzik vs gibi pek çok şey bu yöntemlere dâhil edilebilir. Kullanacağı yöntemin seçimini doğru yapabilme konusunda insanın kendini tanıması oldukça etkili bir faktördür. Ancak kendini tanımaktan çok daha etkili olan bir şey vardır; o da kader dediğimiz şey, yani hayatın insana sunduklarıdır. Piyano, gitar, keman vs. gibi müzik aletleri alacak parası olmayan hatta onlara dokunacak imkânı dahi olmayan biri, buna becerisi ve ilgisi olsa bile, kendini ifade etmek için müziği tercih edemeyecektir. Bu da onu, dilediği her an ulaşabileceği kâğıt ve kalemden başka bir şeye gereksinimi olmayan bir sanat dalını, örneğin şiiri seçmeye yönlendirecek ve bu konuda kendini geliştirmek için uğraşmaya itecektir. Eğer nitelikli düşüncelerle dolmuş bir zihni varsa, zaten kendini geliştirmek için çok şey yapmasına gerek kalmadan düşünceleri ona akmak istedikleri yolu gösterecektir. Zihni ifade edilmeyi bekleyen nitelikli düşüncelerle dolu ve dilediği her ifade yöntemini seçebilecek imkânı olan bir insan için bile düşüncenin yolu zorludur. Çünkü dünya üzerindeki hiçbir dil, hiçbir sembol, hiçbir renk, hiçbir nota, kısacası hiçbir ifade yöntemi, akıldan geçenleri birebir aktarabilecek kadar güçlü değildir.

Eski zamanlarda yani insanoğlu henüz rahatça ayakta durabilirken, insanlar pek çok alanda birden uzmanlaşıyorlardı; ancak düşüş gerçekleştikten sonra, hayatımızı doldurduğu için dolu sandığımız boş şeylerle uğraştık ve tek bir konudan bile tam anlamaz olduk. Örneğin eskiden bir mimar aynı zamanda bir mühendis, fizikçi ve matematikçiydi; hatta bunların yanı sıra ressam ve heykeltıraştı. Oysa şimdi, düşen insanlık, oturduğu yerden kımıldamamaya o kadar alıştı ki kolaylaştırmak maksadıyla her şeyi dallara ayırdı. Bir binayı yaparken kırk kişilik bir ekip birlikte çalışmaya başladı; biri binanın tasarımını yaparken, diğeri taşıyıcı sistemini ayarlıyor, öteki ise tesisatın geçeceği yerleri belirliyor falan filan. Binaların karmaşıklaştığı gerçeğini yadsıdığımı sanmayın sakın, ancak günümüzde (özellikle de ülkemizde) mesleğinin hakkını verebilecek mimar sayısının maalesef beş on tane olduğu gerçeğini de yadsıyamayacağım. Ben mimarlık öğrencisi olduğum için mimarlıkla ilgili örnek vermeyi uygun gördüm; ama bu örnek diğer pek çok meslek dalına da rahatça uygulanabilir.

Peki, ilerleyen zamana rağmen yaşanan bu gerilemenin, yozlaşmanın ve aptallaşmanın nedeni ne olabilir? İnsanlar bu kadar yoğunken, başlarını kaşıyacak vakitleri yokken, çocuklarını ihmal edecek kadar çok çalışıyorken, nasıl oluyor da geriye doğru gidiyoruz? Ateizmin moda olmasından ötürü pek çok insan tarafından sadece “Tanrı öldü!” lafından ibaret sanılıp bağırlara basılan filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche, bunun olası nedenlerini şöyle açıklıyor: “Yaşamımızdaki en ayrıntılı hazırlıkları asıl görevimizden kaçmak için yaptığımızı; kafamızı, yüz göz olan vicdanımız onu sanki yakalayamayacakmış gibi herhangi bir yere gizlemeye can attığımızı; yüreğimizi sırf ona daha fazla sahip olmayalım diye nasıl devlete, para kazanmaya, toplumsallığa ya da bilime telaşla verdiğimizi; ağır gündelik çalışmaya bile, yaşamak için zorunluymuş gibi ateşli bir tutkuyla ve düşüncesizce kendimizi kaptırdığımızı, hepimiz tek tek anlardan biliyoruz: çünkü aklımızın başımıza gelmemesi daha gerekli görünüyor bize.”

Dedik ya, düşünmekten geçen yol zor diye. Ne için var olduğumuz sorusunu cevaplamak zor olduğu için amaçsızca çalışıp, amaçsızca zaman öldürüyoruz. Sabah dokuzdan akşam beşe kadar boğaz tokluğuna yıpranmak bile daha kolay görünüyor bize. Amacını yanlış belirlemiş, “toplum için” –ama varoluş nedeninden bihaber bir toplum için- varolduğunu düşünen bir sürü insanın oluşturduğu, bir takım kurumlar da bunun farkında. Korkaklıklarından dolayı, korkaklığımızı körüklemeye çalışıyorlar. Mesela, eğitim sistemlerimizi sürekli değiştiriyorlar, kısaltıyorlar; kısa zamanda işe yarar insanlar olmamızı istiyorlar; düşünmeye ve algılamaya fırsatımız olmadan mezun olmamızı, iş hayatının o göz kamaştırıcı ve mide bulandırıcı hızlı temposuna bir an önce atılmamızı sağlıyorlar ki kafamız çalışmasın, gözlerimizi açamayalım; dönen dolapların farkına varamayalım ve bir araya gelemeyelim. Düşen toplumu ayağa kaldırabilmenin yollarından biri olan eğitimcilerden ise kendi işlerine yarayan ama öğrencilere “hakiki” anlamda zerre faydası dokunmayacak “sözde” eğitimcileri yanlarına alıyorlar. Düşünmeye çağıranların ayağına ise türlü oyunlarla çelme takmaya çalışıyorlar. Çünkü kendileri düşünmekten ölesiye uzak.

“Cogito ergo sum.” (Düşünüyorum, öyleyse varım.) Decartes’ın o cılkı çıkmış, dillere pelesenk olmuş ve bununla doğru orantılı olarak da anlamını maalesef yitirmiş lafı. Bir ortamda düşünmekle ilgili konuşulan her konuda mutlaka bunu söyleyen bir cengâver çıkar; ama acaba kaçımız Decartes’ın gerçekte ne demek istediğini düşünmüşüzdür? Belki birkaçımız… Bir arkadaşım bir gün demişti ki “Ben A’yı okuyorum, haklı buluyorum. B’yi okuyorum, onu da haklı buluyorum. Ama bu iki filozof hayatları boyunca birbirlerinin düşüncelerini hiçbir şekilde bir araya getirememiş insanlar. Oysa ben ikisinin anlattıklarından da aynı derecede ikna oluyorum.” Sizce de bu, okunulan şeyin üzerinde düşünmenin eksikliği nedeniyle oluşan ciddi bir sorun değil mi? Sonuçta A da B de kendi düşünce sistemlerini oluşturabilecek kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüşler hayatları boyunca ve onları aktarmışlar. Ama biz hiçbir düşünsel çaba sarf edip, ufak da olsa bir düşünce sistemi geliştirmeksizin o adamın düşüncelerini emmeye hazır bir süngerler olursak, sırf iş hayatı ve sosyal hayatımızda prim yapabilmek adına tonla kitap okuyup hiçbirinin ne demek istediğini anlamazsak elbette ki ikisine de hak vermeye devam edeceğiz. Yıllarca boş şeyler için çalışıp çabalayacak, ölümümüze yakın bir zamanda da “Ne içindi bütün bunlar?” diye sorup, soruya cevap bulamadan ölüp gideceğiz. Ve tabii ki hiçbir zaman ayağa kalkamayacağız.

Asırlardır birileri nitelikli şeyler düşündü. Akşam ne yemek yapacağını değil, sevgilisine doğum gününde nasıl bir hediye alacağını değil, okuldaki çocuğun/kızın onu beğenip beğenmeyeceğini değil, hamile olduğunda vücudunun nasıl bir şekil alacağını değil, çocuğunu emzirdiğinde göğüslerinin sarkıp sarkmayacağını değil, nasıl dikkat çekebileceğini değil, hangi bara gideceğini değil, liseyi bitirince hangi üniversiteye kapak atacağını değil… Hakikate nasıl ulaşacağını düşündü. Ve bunları üzerinde yükselebilmemiz için bizlere miras bıraktı. Belki de içinde boğulduğumuz tüm gereksiz ayrıntıları doğal akışına bırakıp düşünceden bastonumuzu, önceden hakikati arayanların geriye bıraktıklarından yararlanarak yapmanın sırası gelmiştir.

Henüz dünyayı kurtaracak kudrete sahip olamasanız bile düşünerek kendinizi olsun kurtarabileceğinizi düşünmüş müydünüz? Düşünmediyseniz, düşünmelisiniz diye düşünüyorum. Peki, gerçekten var mıyım?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Web Statistics