20 Ekim 2009 Salı

12 Angry Men

Bir filmi "spoiler" vermeksizin adam gibi yorumlayabilecek babayiğit pek azdır. 'Güzel olmuş, izlenmeli' ya da 'kötü olmuş, izlenmemeli' tarzı bir yorumdan bahsetmiyorum; filmin çekilme amacını yani alt-metnini yorumlamaktan bahsediyorum. Ben şu an için kelimelerle o "pek az" insan arasına girebilecek kadar iyi oynayamıyorum maalesef. Bu nedenle, ne kadar başarılı olduğu rahatlıkla tartışılabilecek bir deşifresini yapacağım bu filmin. İzlememişseniz okumamanız daha iyi olacaktır illa ki. Ancak şüphesiz ki bu film benim yapacağım bir deşifreyle anlamını yitirecek cinsten değil.

A.B.D. hükümet binasının ön cephesi ile açılıyor film: "Sağlam sütunlar" üzerinde yükselen üçgen yunan alınlıklı bir yapı ve o meşhur yazı: "The Truest Administration of Justice is the Firmest Pillar of Good Government." Ne kadar da anlamlı...

12 kişiden oluşan jüri bir odaya çekilip karar vermeden önce yargıç son hatırlatmayı yapıyor: "Eğer aklınızın bir köşesinde mantıklı bir şüphe varsa, en ufak bir şüphe, o zaman sanığın suçsuz olduğuna karar vermelisiniz. Ama eğer hiç şüphe duymuyorsanız ve bilinçli olarak karar verdiğinize eminseniz, sanığı suçlu bulun."


Değişik meslek gruplarından oluşan ve birbiriyle ilişkileri olmayan jüri üyeleri, 18 yaşında, hiç tanımadıkları ve babasını öldürmek gerekçesiyle sanık sandalyesine oturtulan bir gencin suçlu olup olmadığına karar vermek üzere odalarına doğru yürüyorlar. Sanığın onların arkasından nasıl baktığını görüyorsunuz ve bakışlar her şeyi anlatıyor. O bakışları gördüğünüz anda verilmesi gereken kararın ne olduğunu bir seyirci olarak biliyorsunuz ama yönetmen Sidney Lumet ve oyunun yazarı Reginald Rose'un kontrolü devralmasına izin veriyorsunuz.

Aktif olarak yer almadığımız konularda ne kadar soğukkanlı ve vurdumduymaz olabileceğimizi bilirsiniz. Belki başınıza da gelmiştir; "Bu adamın yerinde ben olsaydım delirirdim sanırım." diye düşünmenize rağmen ağzınızdan "Hayırlısı olsun baba ya!" cümlesini fırlatıverdiğiniz durumlar olur. Çeşitli sebepleri vardır bunun ve inanın bu sebeplerin hiçbiri "mantıklı" olmak zorunda değildir; ama mantıksız olmaları sizin aptal ya da kötü kalpli olduğunuz anlamına gelmez, sadece mantıklı olmak zorunda değildir. Çünkü insan denen yaratık, fiziksel ve zihinsel yapısı gereği ‘her daim’ mantıklı olabilen bir durumda değildir. Mesela sevgilinizle buluşma vaktiniz yaklaşıyor olabilir, bir organizasyona geç kalıyor olabilirsiniz, otobüsünüz kalkmak üzere olabilir ve o soğukta yirmi dakika fazladan beklemek istemiyor olabilirsiniz, takımınızın çok önemli bir maçı başlıyor olabilir... Tonlarca şey olabilir ama sonuç olarak orada bir şeylerin altına girmemek ve olaya dâhil olmamak için, psikolojik baskıların yoğun etkisiyle, "Hayırlısı" deyip masadan kalktığınız anlar olur; orada oturmak "zorunda" değilsinizdir, insiyatif kullanırsınız. Ve insiyatif kullandığınız zaman da sonuç büyük ihtimalle, az önce de söylediğim gibi, oradan uzaklaşmak yönünde olur. Üstelik uzaklaşırken ardınızda bıraktığınız insanlar da genelde yakından tanıdığınız insanlardır.

Peki, bir davada jüri üyesi olduğunuzu düşünün. Sizinle hiç ilgisi olmayan birinin hayatıyla ilgili önemli bir karar vermeniz gerekiyor ve bu karar kişinin hayatına devam edip etmeyeceğini belirleyecek. Öyle masadan kalkıp kaçmak da yok; bunu yapmaya mecbursunuz. Bu sizin vatanınıza karşı yerine getirmeniz gereken bir sorumluluk. Maksimum duyarlılık seviyeniz ne olabilir? Olaya yaklaşımınız nasıl olur? Kişinin yaşı ya da hayatı boyunca nelere katlanmak zorunda olduğu umurunuzda olur mu? Sevgilinizle buluşmanızı ya da futbol maçını bir kenara bırakıp sadece önünüzdeki bu "ölüm - kalım" meselesine konsantre olabilir misiniz? En önemlisi, “mantıklı” olabilir misiniz? "Tabii ki canım. Amma da yaptın!" dediğinizi duyar gibiyim ama hiç sanmıyorum. Bence böyle bir durumda kendini tamamen önündeki davaya verebilecek insan sayısı en fazla 12'de 1'dir! Ve şans eseri 12 kişi arasında bahsettiğim türden 1 kişi varsa hem sanık şanslıdır, hem de adaletin sağlanması ihtimali az da olsa vardır.

İşte filmde de aynen böyle oluyor. Oylama yapılıyor, 11 jüri üyesi 'sanık suçludur' diyor; sadece 1 kişi suçsuzdur diyor. 8 numaralı jüri üyesi, bir insanın hayatının onların ellerinde olduğunun farkında ve konuşmak istiyor; aklında "mantıklı şüpheler" var. Sanığın nerede yaşadığıyla, ömrünü nasıl geçirdiğiyle, ne tür zorluklarla karşılaştığıyla ilgileniyor ve bunu diğerlerine de anlatmak istiyor. 7 numaralı jüri üyesi, maça yetişeceği için her şey bir an önce olsun bitsin istiyor; 11 numaralı jüri üyesi ise bir reklamcı anlaşılan, bir ürünle ilgili bir slogan bulmuş, yanındaki jüri üyesiyle paylaşıyor; 3 numaralı jüri üyesinin oğluyla ilgili saplantı derecesinde sıkıntıları var; hepsi birbirinden farklı. Tamamen...

Karar alıyorlar; suçlu oyu veren 11 jüri üyesi, suçsuz oyu veren jüri üyesine neden suçlu oyu verdiklerini açıklayacak ve onu ikna etmeye çalışacak. Açıklamalar başlıyor ve farklılık beraberinde tartışmaları getiriyor. Aynı fikirde olanlar bile birbirine laf giydirmeye çalışıyor. Sadece 8 numaralı jüri üyesi (ki ayıptır söylemesi kendisi de bir mimar) kontrolünü kaybetmiyor. Söylenenlere tüm zihnini kullanarak cevap veriyor ve herkesin kafasına ufak ufak "mantıklı şüpheler" sokmaya başlıyor. Bu sefer gizli oylama yapılmasını öneriyor 8 numara ve yine tek suçsuz oyu veren kendisi olursa kararını değiştireceğini söylüyor. Oylar açıklanınca görülüyor ki bir kişi daha sanığın suçsuz olduğuna inanmış. Diğer jüri üyelerinin yüzleri değişiyor, sinirleniyorlar. "Bir oyunbozan daha çıktı! Ne güzel işimizi bir an önce halledip gidecektik.” diye çemkiriyorlar. Detaylara çok fazla girmek istemiyorum yoksa sanırım bütün filmi buraya aktarmış olacağım, ancak yazıyı bir sona bağlamam için söylemem gereken bir şey var: 8 numaralı jüri üyesi konuya kendisini o kadar iyi veriyor, yaptığı işle öylesine bütünleşiyor ki kimsenin göremediği minik ayrıntıları bile yakalayıp diğer üyelere sunuyor. Böylece diğer jüri üyelerinin sanığın suçsuz olduğuna dair nasıl ikna edildiklerini görüyoruz; kimi zorlanıyor ikna olmakta, kimi kolayca ikna oluyor. Bir karar veriliyor sonuçta Onlar da emin değiller doğru bir karar verip vermediklerinden, ama en azından kafalarında "mantıklı şüpheler"le ayrılıyorlar mahkemeden.
Sorgulamamız gereken şey şu: Biz bu kadar “mantıklı” yaratıklar mıyız? Yani orada 8 numaralı jüri üyesi gibi mantığına herhangi bir dış etkenin müdahale etmesini engelleyebilecek biri gerçekten olabilir mi, o adam gerçek mi? Yoksa hukuk sisteminin olduğumuzu var saydığı kişiyi mi temsil ediyor sadece?

Hukuktan, dolayısıyla da yargı sistemlerinden vs. pek anlamam. Ancak dediğim gibi bu film sorgulatıyor. O yüzden de ben anlamadığım halde, bu yargı düzeni hakkında kafa patlatmaya başlıyorum. Bizim mahkemelerimizdeki “hâkimin takdir hakkı” diye bir şeyin varlığı bile rahatlıkla sorgulanabilirken, sabah yatağın hangi tarafından kalktığı belli olmayan bir grup insanın başka insanların hayatları üzerinde söz hakkına sahip olmaları nasıl bir mantıksızlık. Şu sonuca varıyorum: Mantıksız kişilerce yaratılan sistemler, düzgün çalışabilmek için tamamen mantıklı kişilere ihtiyaç duyarlar; ortalıkta böyle kişiler olmadığı için de mantıksız kişilerce yaratılan bu sistemler hatalı işlemeye ve insanların hayatını mahvetmeye devam ederler. Ta ki... Bilemiyorum.

2 yorum:

  1. başarılı bir film okuması olmuş. tebrik ederim. aynı zamanda mevcut adalet sistemi hakkında da bir şeyler söyleyebilmişsin. keyifle okudum.

    YanıtlaSil
  2. Eyvallah :) Keşke daha fazla bilsek de daha etkili şeyler çıksa ağzımızdan.

    YanıtlaSil

Web Statistics