28 Ekim 2009 Çarşamba

O sabah, 8.15 vapurunda...

Yirmi kişilik oturma kapasitesi bulunan kocaman bir bekleme salonunda, oturmayı başarabilenlerin arasına girebilecek kadar şanslı, üç dakika boyunca sırtında beş kiloluk çantayla koşup, yine de bir saniyeyle 8.15 vapurunu kaçıracak kadar şanssız biriydi. 9.00’da başlayacak olan bir sınavı vardı ama yapacak bir şeyi yoktu. Uyumakla teleportasyonu gerçekleştirip tarihe geçmek arasında gidip geldi bir an ve karar verdi: Gözlerini yakan uykusuzluğun bir kısmından kurtulacaktı. Gözlerini kapattı, kapattığı anda uyudu.

-Pardon, geçebilir miyim?

Bir gözünü araladı. Ütülü ekose pantolonun paçalarının altından çıkan sivri ayakkabı burunlarını gördü. Tiksindi. "Plaza kadınları... Bakalım makyajını nasıl yapmış bu salak? " diye düşünerek kafasını kaldırdı. Beklediği gibi bir yüz gördü.

-Pardon, geçebilir miyim?

Kadın kendine duyduğu güveni ifade etmek ve yaptırım gücü katmak için sesini yükseltmişti. O ise başta bu soruyu normal karşılamış ama ikinci duyuşunda sinirlenmişti. Şehir insanlarını, durmadan sabırsızca sağa sola koşuşturarak çalışıp, bu uğurda birbirinin üzerinden geçen karıncalara benzetirdi ve hayatı boyunca binlerce karıncayı öldürdüğü için hiç üzüntü duymamıştı. Ayağının altına giren karınca, ölümünü kendi seçmiş demekti. Ve şimdi bu kadın da onun ayağının altına girmeye çalışıyordu. Ne cüret! Mango'dan giyinebiliyor oluşu ona bu hakkı tanıyor mu zannediyordu acaba? "Zaten dopdolu bir bekleme salonundayız. Ne yapmaya önlere ilerlemeye çalışıyorsun ki şimdi sen? Benim gibi daha bir sürü insanı rahatsız edeceksin cefa çekmek pahasına da olsa giydiğin o iğrenç ayakkabılarınla ayakta duramadığın ve yumuşak kıçını rahat ettirmek istediğin için. Kim bilir kaç kez daha 'pardon, geçebilir miyim?' diye soracaksın insanlara. Sen ve senin gibilere sinir oluyorum. Anlamsız. Hayır efendim! Geçemezsin!" diye düşünerek kadının gözlerinin içine baktı ve gülümsedi.

+Hayır, geçemezsiniz.

Kadın tam geçmek için hamle yapıyordu ki durakladı. Yanlış mı duymuştu acaba. Karşısında duran tuhaf giyimli, tuhaf görünüşlü kız tıpkı 'Tabii, buyurun geçin.' diyecekmiş gibi bir tebessümle 'hayır, geçemezsiniz.' demişti. Kadın sinirlendi.

-N… Nasıl yani? Bana neyi yapıp neyi yapmayacağımı söyleyebileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Kız da en az kadın kadar şaşkındı. "Ne dedim ben!? " diye düşündü. Düşündüklerinin tam tersini yapmaya alışmıştı. Hiç kendi olamamıştı; hiç istediklerini söyleyememiş, söylemeye çalıştığında başkaları tarafından susturulmuş ya da yanlış anlaşılmıştı. Ama o an, orada, ağzından çıkanlar, yıllarca sırtında taşıdığı oldukça gereksiz bir yükü silip götürmüş gibiydi ve uçarmışçasına hafif hissetti. Hayatı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Dilinin ucuna kadar gelip de söyleyemediği cümleler yüzünden kendini yiyip bitirişleri, keşke bunu da söyleseydim, bunu da yapsaydım deyişleri... Adım atmıştı. Dev bir adım, o gün, o tuhaf giyimli, tuhaf görünüşlü kız tarafından atılmıştı; düşündüğü bir şeyi uygulama fırsatı geçmişti eline. Bunun uyku sersemi olmasından kaynaklanan bir anlık dalgınlık nedeniyle gerçekleşmesi önem taşımıyordu. Zincirler kırılmıştı bir kere.

+Sorduğunuz soru, size ne yapıp ne yapmayacağınızı söyleme hakkını bana tanıdı. Ben de söyledim.

Kadın ağzını açacak oldu ama o cümlesine devam ediyordu. Suskunluk bozulmuştu.

+Ama nedense kalıplaşmış, hiçbir anlam taşımayan kibarlıklardan farklı şeylerle karşılaştığı zaman insanlar şaşırıyor. Maskelerle yaşamaya alıştınız, beni de alıştırmaya çalışıyorsunuz. Kibarlık maskemi takmıyor oluşum sizi bu kadar şaşırttı demek! Gerçek yüzler ne kadar da şaşırtıcı olabiliyormuş, bakın! Etrafımızı saran şu insanlara bakın lütfen, fondöten maskeli bayan. Hepsi aslında kulaklarını dikmiş bizi dinliyor ancak umursamaz görünmeye o kadar alışmışlar ki iki saniyeden fazla bakmaya utanıyorlar. Kafalarını öne eğip, bakışlarını yerde sabitlemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bakmalılar bize. Yapmayı istedikleri bu; o halde durmamalılar. Konuşmalılar. Düşüncelerini, akıllarının aldığı ve doğruluğuna tüm kalpleriyle inandıkları gerçekleri söylemeliler bize. Birilerinin sırtlarındaki mandalı çevirmesine izin vermemeliler artık. Kapana kısıldıklarının farkında değiller, anlıyor musunuz? Siz de farkında değilsiniz. Hiçbir şeyin farkında değilsiniz ve farkına varmak için de hiçbir şey yapmıyorsunuz. Kısılmışlığın verdiği acıyı öyle özümsemişsiniz ki can çekişmek size hayatın sunduğu küçük bir hazmış gibi geliyor. İnsanların sorularınıza beklediğiniz hatta daha da kötüsü, alıştığınız yanıtları vermesini bekliyorsunuz. Bugüne kadar ben de öyle yaptım. Siz istediniz, ben verdim; ama kendimden verdim. Aranızda olduğum için, sizinle olduğum için, maskelerinizi görmek zorunda olduğum için, maske takmak zorunda olduğum için ve delirmemek için tek seçeneğimin isteklerinize boyun eğmek olduğunu düşündüğüm için... Ama bugün, burada tükendim ve yanıldığımı anladım.

-Ya, onu bunu boş verin de ben geçebilir miyim artık?

+Bugün, burada tükendim ve yanıldığımı anladım diyorum! Tükeniş, yükselişi de beraberinde getirdi ve iğrenç insanlar olduğunuzu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim artık. Şimdi buyurun, geçin. İskeleye bir an önce varmak için girdiğiniz yarışa dâhil olmamayı seçiyorum ki siz kazanabilin. Tek amacınıza ulaşabilin; iş yerine bir an önce varabilin. Size son kez istediğinizi veriyorum ve yolunuzdan çekiliyorum. Hayatta kazanma ihtimaliniz olan tek yarışı kazanmanıza izin veriyorum. Şimdi buyurun, geçin!

-Pardon, geçebilir miyim?

Bir gözünü araladı. Ütülü ekose pantolonun paçalarının altından çıkan sivri ayakkabı burunlarını gördü... Midesi bulandı. Oturduğu yerden kalktı, kadının fondötenli yüzüne on saniye kadar baktı. Başı döndü. Kusmak için eğildi, tekrar o ayakkabıları gördü, kusamadı. Kadının yüzüne biraz daha baktı. "Başlarım sınavına da, iskelesine de, vapuruna da!" dedi ve koşmaya başladı.

22 Ekim 2009 Perşembe

Saeculum Obscurum

Düştük. Toplum olarak düştük hem de. Elimizden tutup kaldırmak isteyen de olmadı çünkü ayakta duranlar da zar zor durabiliyorlardı. Ellerini uzatsaydılar eğer, onlar da yere yuvarlanacaklardı. Böylece düştük ve düştüğümüz yerde öylece kaldık. Ama kalkmak imkânsız değildi, sadece zordu. Tembelliğimiz "Keşke imkânsız olsaydı." dedirtti bize; en azından başka bir seçeneğimiz kalmamış olurdu, zor olanla uğraşmak zorunda kalmazdık - ki zaten uğraşmadık. Çünkü zor olanın yolu "düşünmekten" geçiyordu ve düşünmek, bira parası için çalışmakla olmuyordu. Düşünmek, madde olarak değil zihin olarak varolmakla oluyordu.

Eğer bir insanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şeyin mens yani zihin olduğunu (buna bağlı olarak da düşünsel etkinlik olduğunu) kabul ediyorsak, düşünsel etkinliğin de en üstün etkinlik olduğunu kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmaz. Karnımızı doyurmak adına bir ayı gibi çocuğumuzu yemiyorsak, bunun nedeni eylemin acımasızlığının ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamızdır. Hatta insanın varoluşundan bu yana süregelen bu bilinç o derece içselleşmiştir ki, böyle bir hareket karşısında sadece mantığımız değil, duygularımız da altüst olur. O halde, madem insanın sahip olabileceği en üstün şey akıldır, onun biricik çocuğu olan düşünce de insanın en üstün ürünüdür. Haliyle bu ürünü verebilmenin yolu da en üstün aktivite dediğimiz düşünmekten geçer. Düşünmek sadece en üstün değil en kolay aktivitedir de. Onu zorlaştıran, düşünülen şeyin niteliğidir. Kafasını dolduracak kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüş insanın beyni, pimi çekilmiş bir el bombası gibidir. Bu noktada, el bombasının pimi çekildiğinde, insanın kişisel ilgi alanları ve becerileri devreye girer. Düşüncenin aktarılabileceği pek çok yöntem vardır. Edebi metinler, resim, fotoğraf, müzik vs gibi pek çok şey bu yöntemlere dâhil edilebilir. Kullanacağı yöntemin seçimini doğru yapabilme konusunda insanın kendini tanıması oldukça etkili bir faktördür. Ancak kendini tanımaktan çok daha etkili olan bir şey vardır; o da kader dediğimiz şey, yani hayatın insana sunduklarıdır. Piyano, gitar, keman vs. gibi müzik aletleri alacak parası olmayan hatta onlara dokunacak imkânı dahi olmayan biri, buna becerisi ve ilgisi olsa bile, kendini ifade etmek için müziği tercih edemeyecektir. Bu da onu, dilediği her an ulaşabileceği kâğıt ve kalemden başka bir şeye gereksinimi olmayan bir sanat dalını, örneğin şiiri seçmeye yönlendirecek ve bu konuda kendini geliştirmek için uğraşmaya itecektir. Eğer nitelikli düşüncelerle dolmuş bir zihni varsa, zaten kendini geliştirmek için çok şey yapmasına gerek kalmadan düşünceleri ona akmak istedikleri yolu gösterecektir. Zihni ifade edilmeyi bekleyen nitelikli düşüncelerle dolu ve dilediği her ifade yöntemini seçebilecek imkânı olan bir insan için bile düşüncenin yolu zorludur. Çünkü dünya üzerindeki hiçbir dil, hiçbir sembol, hiçbir renk, hiçbir nota, kısacası hiçbir ifade yöntemi, akıldan geçenleri birebir aktarabilecek kadar güçlü değildir.

Eski zamanlarda yani insanoğlu henüz rahatça ayakta durabilirken, insanlar pek çok alanda birden uzmanlaşıyorlardı; ancak düşüş gerçekleştikten sonra, hayatımızı doldurduğu için dolu sandığımız boş şeylerle uğraştık ve tek bir konudan bile tam anlamaz olduk. Örneğin eskiden bir mimar aynı zamanda bir mühendis, fizikçi ve matematikçiydi; hatta bunların yanı sıra ressam ve heykeltıraştı. Oysa şimdi, düşen insanlık, oturduğu yerden kımıldamamaya o kadar alıştı ki kolaylaştırmak maksadıyla her şeyi dallara ayırdı. Bir binayı yaparken kırk kişilik bir ekip birlikte çalışmaya başladı; biri binanın tasarımını yaparken, diğeri taşıyıcı sistemini ayarlıyor, öteki ise tesisatın geçeceği yerleri belirliyor falan filan. Binaların karmaşıklaştığı gerçeğini yadsıdığımı sanmayın sakın, ancak günümüzde (özellikle de ülkemizde) mesleğinin hakkını verebilecek mimar sayısının maalesef beş on tane olduğu gerçeğini de yadsıyamayacağım. Ben mimarlık öğrencisi olduğum için mimarlıkla ilgili örnek vermeyi uygun gördüm; ama bu örnek diğer pek çok meslek dalına da rahatça uygulanabilir.

Peki, ilerleyen zamana rağmen yaşanan bu gerilemenin, yozlaşmanın ve aptallaşmanın nedeni ne olabilir? İnsanlar bu kadar yoğunken, başlarını kaşıyacak vakitleri yokken, çocuklarını ihmal edecek kadar çok çalışıyorken, nasıl oluyor da geriye doğru gidiyoruz? Ateizmin moda olmasından ötürü pek çok insan tarafından sadece “Tanrı öldü!” lafından ibaret sanılıp bağırlara basılan filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche, bunun olası nedenlerini şöyle açıklıyor: “Yaşamımızdaki en ayrıntılı hazırlıkları asıl görevimizden kaçmak için yaptığımızı; kafamızı, yüz göz olan vicdanımız onu sanki yakalayamayacakmış gibi herhangi bir yere gizlemeye can attığımızı; yüreğimizi sırf ona daha fazla sahip olmayalım diye nasıl devlete, para kazanmaya, toplumsallığa ya da bilime telaşla verdiğimizi; ağır gündelik çalışmaya bile, yaşamak için zorunluymuş gibi ateşli bir tutkuyla ve düşüncesizce kendimizi kaptırdığımızı, hepimiz tek tek anlardan biliyoruz: çünkü aklımızın başımıza gelmemesi daha gerekli görünüyor bize.”

Dedik ya, düşünmekten geçen yol zor diye. Ne için var olduğumuz sorusunu cevaplamak zor olduğu için amaçsızca çalışıp, amaçsızca zaman öldürüyoruz. Sabah dokuzdan akşam beşe kadar boğaz tokluğuna yıpranmak bile daha kolay görünüyor bize. Amacını yanlış belirlemiş, “toplum için” –ama varoluş nedeninden bihaber bir toplum için- varolduğunu düşünen bir sürü insanın oluşturduğu, bir takım kurumlar da bunun farkında. Korkaklıklarından dolayı, korkaklığımızı körüklemeye çalışıyorlar. Mesela, eğitim sistemlerimizi sürekli değiştiriyorlar, kısaltıyorlar; kısa zamanda işe yarar insanlar olmamızı istiyorlar; düşünmeye ve algılamaya fırsatımız olmadan mezun olmamızı, iş hayatının o göz kamaştırıcı ve mide bulandırıcı hızlı temposuna bir an önce atılmamızı sağlıyorlar ki kafamız çalışmasın, gözlerimizi açamayalım; dönen dolapların farkına varamayalım ve bir araya gelemeyelim. Düşen toplumu ayağa kaldırabilmenin yollarından biri olan eğitimcilerden ise kendi işlerine yarayan ama öğrencilere “hakiki” anlamda zerre faydası dokunmayacak “sözde” eğitimcileri yanlarına alıyorlar. Düşünmeye çağıranların ayağına ise türlü oyunlarla çelme takmaya çalışıyorlar. Çünkü kendileri düşünmekten ölesiye uzak.

“Cogito ergo sum.” (Düşünüyorum, öyleyse varım.) Decartes’ın o cılkı çıkmış, dillere pelesenk olmuş ve bununla doğru orantılı olarak da anlamını maalesef yitirmiş lafı. Bir ortamda düşünmekle ilgili konuşulan her konuda mutlaka bunu söyleyen bir cengâver çıkar; ama acaba kaçımız Decartes’ın gerçekte ne demek istediğini düşünmüşüzdür? Belki birkaçımız… Bir arkadaşım bir gün demişti ki “Ben A’yı okuyorum, haklı buluyorum. B’yi okuyorum, onu da haklı buluyorum. Ama bu iki filozof hayatları boyunca birbirlerinin düşüncelerini hiçbir şekilde bir araya getirememiş insanlar. Oysa ben ikisinin anlattıklarından da aynı derecede ikna oluyorum.” Sizce de bu, okunulan şeyin üzerinde düşünmenin eksikliği nedeniyle oluşan ciddi bir sorun değil mi? Sonuçta A da B de kendi düşünce sistemlerini oluşturabilecek kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüşler hayatları boyunca ve onları aktarmışlar. Ama biz hiçbir düşünsel çaba sarf edip, ufak da olsa bir düşünce sistemi geliştirmeksizin o adamın düşüncelerini emmeye hazır bir süngerler olursak, sırf iş hayatı ve sosyal hayatımızda prim yapabilmek adına tonla kitap okuyup hiçbirinin ne demek istediğini anlamazsak elbette ki ikisine de hak vermeye devam edeceğiz. Yıllarca boş şeyler için çalışıp çabalayacak, ölümümüze yakın bir zamanda da “Ne içindi bütün bunlar?” diye sorup, soruya cevap bulamadan ölüp gideceğiz. Ve tabii ki hiçbir zaman ayağa kalkamayacağız.

Asırlardır birileri nitelikli şeyler düşündü. Akşam ne yemek yapacağını değil, sevgilisine doğum gününde nasıl bir hediye alacağını değil, okuldaki çocuğun/kızın onu beğenip beğenmeyeceğini değil, hamile olduğunda vücudunun nasıl bir şekil alacağını değil, çocuğunu emzirdiğinde göğüslerinin sarkıp sarkmayacağını değil, nasıl dikkat çekebileceğini değil, hangi bara gideceğini değil, liseyi bitirince hangi üniversiteye kapak atacağını değil… Hakikate nasıl ulaşacağını düşündü. Ve bunları üzerinde yükselebilmemiz için bizlere miras bıraktı. Belki de içinde boğulduğumuz tüm gereksiz ayrıntıları doğal akışına bırakıp düşünceden bastonumuzu, önceden hakikati arayanların geriye bıraktıklarından yararlanarak yapmanın sırası gelmiştir.

Henüz dünyayı kurtaracak kudrete sahip olamasanız bile düşünerek kendinizi olsun kurtarabileceğinizi düşünmüş müydünüz? Düşünmediyseniz, düşünmelisiniz diye düşünüyorum. Peki, gerçekten var mıyım?

Rimbaud'dan

Hep zindana kapatılan o yola gelmez kürek mahkûmuna hayrandım daha çocukluğumda; görmeye giderdim konaklayarak kutsallaştırdığı evleri ve hanları; onun imgelemiyle görürdüm mavi gökyüzünü ve kırların çiçeklenmiş uğraşını; onun alınyazısını duyumsardım kentlerde. Daha güçlüydü bir ermişten, daha sağduyuluydu bir gezginden - ve o, yalnızca o! Tanığıydı başındaki aylanın ve aklının.
Yollarda, kış geceleri, barınaksız, giyeceksiz, azıksızken, bir ses kuşatırdı donmuş yüreğimi: "Güçsüzlük ya da güç: Al sana, işte güç. Bilmiyorsun nereye gittiğini, bilmiyorsun niçin gittiğini oraya. Gir her yere, yanıtla her şeyi. Bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni." Sabahleyin bakışım öylesine yitik ve davranışım öylesine ölgün olurdu ki, karşılaştığım insanlar belki de görmezlerdi beni.
Kentlerde birden kırmızı ve kara görünüyordu çamur bana, tıpkı ayna gibi bir lamba dolaştığında yan odada, bir hazine gibi ormanda. Bahtınız açık olsun, diye haykırıyordum ve bir alev ve duman denizi görüyordum gökyüzünde; ve sağda solda bir milyar yıldırım gibi yanan bütün zenginlikler.
Ama yasaktı bana eğlence ve kadınlarla arkadaşlık. Bir arkadaş bile. Öfkeli kalabalığın karşısında görüyordum kendimi, bir idam mangası karşısında, anlayamadıkları mutsuzluğa ağlarken ve bağışlarken! -Tıpkı Jeanne d'Arck gibi!- "Rahipler, öğretmenler, efendiler, yanılıyorsunuz beni adalete teslim ederken. Bu halktan olmadım hiçbir zaman; hiç Hıristiyan olmadım; işkence altında şarkı söyleyenlerin soyundanım; anlamam yasalardan; yoktur bende törel anlayış, ben bir canavarım; yanılıyorsunuz..."
Evet, gözlerim kapalı sizin ışığınıza. Bir hayvanım ben, bir Zenci. Kurtulabilirim ama, Düzmece Zencilersiniz hepiniz, sizler, manyaklar, kan dökücüler, cimriler. Tüccar, Zencisin sen; yargıç, Zencisin sen; general, Zencisin sen: Vergisiz bir içki içtin, Şeytan'ın yaptığı. -Sayrılık ateşi ve kanser etsinler bu halkı. Sakatlar ve yaşlılar öylesine saygındırlar ki, kaynatılmaları gerekir.- Bu zavallılara rehine bulabilmek için deliliğin dolanıp durduğu bu anakaradan ayrılmaktır en iyisi. Giriyorum Ham'ın çocuklarının gerçek krallığına.
Henüz tanıyor muyum doğayı? Tanıyor muyum kendimi? -Artık sözcükler yeter.- Karnıma gömüyorum ölüleri. Çığlıklar, davullar, dans, dans, dans, dans! Hiçliğe yuvarlanacağım günü kestiremiyorum bile, beyazlar karaya çıkınca.
Açlık, susuzluk, çığlık, dans, dans, dans, dans!

20 Ekim 2009 Salı

12 Angry Men

Bir filmi "spoiler" vermeksizin adam gibi yorumlayabilecek babayiğit pek azdır. 'Güzel olmuş, izlenmeli' ya da 'kötü olmuş, izlenmemeli' tarzı bir yorumdan bahsetmiyorum; filmin çekilme amacını yani alt-metnini yorumlamaktan bahsediyorum. Ben şu an için kelimelerle o "pek az" insan arasına girebilecek kadar iyi oynayamıyorum maalesef. Bu nedenle, ne kadar başarılı olduğu rahatlıkla tartışılabilecek bir deşifresini yapacağım bu filmin. İzlememişseniz okumamanız daha iyi olacaktır illa ki. Ancak şüphesiz ki bu film benim yapacağım bir deşifreyle anlamını yitirecek cinsten değil.

A.B.D. hükümet binasının ön cephesi ile açılıyor film: "Sağlam sütunlar" üzerinde yükselen üçgen yunan alınlıklı bir yapı ve o meşhur yazı: "The Truest Administration of Justice is the Firmest Pillar of Good Government." Ne kadar da anlamlı...

12 kişiden oluşan jüri bir odaya çekilip karar vermeden önce yargıç son hatırlatmayı yapıyor: "Eğer aklınızın bir köşesinde mantıklı bir şüphe varsa, en ufak bir şüphe, o zaman sanığın suçsuz olduğuna karar vermelisiniz. Ama eğer hiç şüphe duymuyorsanız ve bilinçli olarak karar verdiğinize eminseniz, sanığı suçlu bulun."


Değişik meslek gruplarından oluşan ve birbiriyle ilişkileri olmayan jüri üyeleri, 18 yaşında, hiç tanımadıkları ve babasını öldürmek gerekçesiyle sanık sandalyesine oturtulan bir gencin suçlu olup olmadığına karar vermek üzere odalarına doğru yürüyorlar. Sanığın onların arkasından nasıl baktığını görüyorsunuz ve bakışlar her şeyi anlatıyor. O bakışları gördüğünüz anda verilmesi gereken kararın ne olduğunu bir seyirci olarak biliyorsunuz ama yönetmen Sidney Lumet ve oyunun yazarı Reginald Rose'un kontrolü devralmasına izin veriyorsunuz.

Aktif olarak yer almadığımız konularda ne kadar soğukkanlı ve vurdumduymaz olabileceğimizi bilirsiniz. Belki başınıza da gelmiştir; "Bu adamın yerinde ben olsaydım delirirdim sanırım." diye düşünmenize rağmen ağzınızdan "Hayırlısı olsun baba ya!" cümlesini fırlatıverdiğiniz durumlar olur. Çeşitli sebepleri vardır bunun ve inanın bu sebeplerin hiçbiri "mantıklı" olmak zorunda değildir; ama mantıksız olmaları sizin aptal ya da kötü kalpli olduğunuz anlamına gelmez, sadece mantıklı olmak zorunda değildir. Çünkü insan denen yaratık, fiziksel ve zihinsel yapısı gereği ‘her daim’ mantıklı olabilen bir durumda değildir. Mesela sevgilinizle buluşma vaktiniz yaklaşıyor olabilir, bir organizasyona geç kalıyor olabilirsiniz, otobüsünüz kalkmak üzere olabilir ve o soğukta yirmi dakika fazladan beklemek istemiyor olabilirsiniz, takımınızın çok önemli bir maçı başlıyor olabilir... Tonlarca şey olabilir ama sonuç olarak orada bir şeylerin altına girmemek ve olaya dâhil olmamak için, psikolojik baskıların yoğun etkisiyle, "Hayırlısı" deyip masadan kalktığınız anlar olur; orada oturmak "zorunda" değilsinizdir, insiyatif kullanırsınız. Ve insiyatif kullandığınız zaman da sonuç büyük ihtimalle, az önce de söylediğim gibi, oradan uzaklaşmak yönünde olur. Üstelik uzaklaşırken ardınızda bıraktığınız insanlar da genelde yakından tanıdığınız insanlardır.

Peki, bir davada jüri üyesi olduğunuzu düşünün. Sizinle hiç ilgisi olmayan birinin hayatıyla ilgili önemli bir karar vermeniz gerekiyor ve bu karar kişinin hayatına devam edip etmeyeceğini belirleyecek. Öyle masadan kalkıp kaçmak da yok; bunu yapmaya mecbursunuz. Bu sizin vatanınıza karşı yerine getirmeniz gereken bir sorumluluk. Maksimum duyarlılık seviyeniz ne olabilir? Olaya yaklaşımınız nasıl olur? Kişinin yaşı ya da hayatı boyunca nelere katlanmak zorunda olduğu umurunuzda olur mu? Sevgilinizle buluşmanızı ya da futbol maçını bir kenara bırakıp sadece önünüzdeki bu "ölüm - kalım" meselesine konsantre olabilir misiniz? En önemlisi, “mantıklı” olabilir misiniz? "Tabii ki canım. Amma da yaptın!" dediğinizi duyar gibiyim ama hiç sanmıyorum. Bence böyle bir durumda kendini tamamen önündeki davaya verebilecek insan sayısı en fazla 12'de 1'dir! Ve şans eseri 12 kişi arasında bahsettiğim türden 1 kişi varsa hem sanık şanslıdır, hem de adaletin sağlanması ihtimali az da olsa vardır.

İşte filmde de aynen böyle oluyor. Oylama yapılıyor, 11 jüri üyesi 'sanık suçludur' diyor; sadece 1 kişi suçsuzdur diyor. 8 numaralı jüri üyesi, bir insanın hayatının onların ellerinde olduğunun farkında ve konuşmak istiyor; aklında "mantıklı şüpheler" var. Sanığın nerede yaşadığıyla, ömrünü nasıl geçirdiğiyle, ne tür zorluklarla karşılaştığıyla ilgileniyor ve bunu diğerlerine de anlatmak istiyor. 7 numaralı jüri üyesi, maça yetişeceği için her şey bir an önce olsun bitsin istiyor; 11 numaralı jüri üyesi ise bir reklamcı anlaşılan, bir ürünle ilgili bir slogan bulmuş, yanındaki jüri üyesiyle paylaşıyor; 3 numaralı jüri üyesinin oğluyla ilgili saplantı derecesinde sıkıntıları var; hepsi birbirinden farklı. Tamamen...

Karar alıyorlar; suçlu oyu veren 11 jüri üyesi, suçsuz oyu veren jüri üyesine neden suçlu oyu verdiklerini açıklayacak ve onu ikna etmeye çalışacak. Açıklamalar başlıyor ve farklılık beraberinde tartışmaları getiriyor. Aynı fikirde olanlar bile birbirine laf giydirmeye çalışıyor. Sadece 8 numaralı jüri üyesi (ki ayıptır söylemesi kendisi de bir mimar) kontrolünü kaybetmiyor. Söylenenlere tüm zihnini kullanarak cevap veriyor ve herkesin kafasına ufak ufak "mantıklı şüpheler" sokmaya başlıyor. Bu sefer gizli oylama yapılmasını öneriyor 8 numara ve yine tek suçsuz oyu veren kendisi olursa kararını değiştireceğini söylüyor. Oylar açıklanınca görülüyor ki bir kişi daha sanığın suçsuz olduğuna inanmış. Diğer jüri üyelerinin yüzleri değişiyor, sinirleniyorlar. "Bir oyunbozan daha çıktı! Ne güzel işimizi bir an önce halledip gidecektik.” diye çemkiriyorlar. Detaylara çok fazla girmek istemiyorum yoksa sanırım bütün filmi buraya aktarmış olacağım, ancak yazıyı bir sona bağlamam için söylemem gereken bir şey var: 8 numaralı jüri üyesi konuya kendisini o kadar iyi veriyor, yaptığı işle öylesine bütünleşiyor ki kimsenin göremediği minik ayrıntıları bile yakalayıp diğer üyelere sunuyor. Böylece diğer jüri üyelerinin sanığın suçsuz olduğuna dair nasıl ikna edildiklerini görüyoruz; kimi zorlanıyor ikna olmakta, kimi kolayca ikna oluyor. Bir karar veriliyor sonuçta Onlar da emin değiller doğru bir karar verip vermediklerinden, ama en azından kafalarında "mantıklı şüpheler"le ayrılıyorlar mahkemeden.
Sorgulamamız gereken şey şu: Biz bu kadar “mantıklı” yaratıklar mıyız? Yani orada 8 numaralı jüri üyesi gibi mantığına herhangi bir dış etkenin müdahale etmesini engelleyebilecek biri gerçekten olabilir mi, o adam gerçek mi? Yoksa hukuk sisteminin olduğumuzu var saydığı kişiyi mi temsil ediyor sadece?

Hukuktan, dolayısıyla da yargı sistemlerinden vs. pek anlamam. Ancak dediğim gibi bu film sorgulatıyor. O yüzden de ben anlamadığım halde, bu yargı düzeni hakkında kafa patlatmaya başlıyorum. Bizim mahkemelerimizdeki “hâkimin takdir hakkı” diye bir şeyin varlığı bile rahatlıkla sorgulanabilirken, sabah yatağın hangi tarafından kalktığı belli olmayan bir grup insanın başka insanların hayatları üzerinde söz hakkına sahip olmaları nasıl bir mantıksızlık. Şu sonuca varıyorum: Mantıksız kişilerce yaratılan sistemler, düzgün çalışabilmek için tamamen mantıklı kişilere ihtiyaç duyarlar; ortalıkta böyle kişiler olmadığı için de mantıksız kişilerce yaratılan bu sistemler hatalı işlemeye ve insanların hayatını mahvetmeye devam ederler. Ta ki... Bilemiyorum.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ölüme Bakışa Kısa Bir Bakış

Geçen gün okulda, her zaman yaptığım gibi, orta bahçe kafeteryasının Nescafé otomatından Wiener Melange denen lezzetli içeceği alıp fakültenin önüne geldim. (Yıldız Teknik Üniversitesi'nin mimarlık fakültesinden bahsediyorum.) Orada alt dönemden olduklarını, az sonra duyacağım konuşmalarından anladığım iki genç ayaküstü konuşuyorlardı:

-Abi, Togan Hocanın babaannesi mi ne ölmüş. Ders yapılmayacak sanırım.
+Yok be abi. Taa kaç gün önce öldü o.
-Ama defni bugün yapılacakmış. Öğle namazına yetiştirseler direk ders saatine geliyor işte.
+Ahahaha. Süper o zaman lan!


















Oha be yavrularım. Oha be miniciklerim. Ne ki şimdi bu?! Size geçin Togan Hocanın 'babaannesi mi ne'nin mezarı başında ağlayın demiyorum. Sadece diyorum ki, bu yaptığınız "orospu çocukluğu"dur.

Alıntılar -2

Tehlikeli Oyunlar demişken...

"Önce hiçbir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı, bir süre sonra, tekdüzelikten sıkıldığı için durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olmadığı için, durgun denizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut getirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçemiyordu. Yarışma icat edilmemişti. Ve Tanrı, Hüsamettin Tambay'ın ilk atasını, insanı yarattı."

__________________

"Henüz, her düşünceyi, aklıma gelir gelmez söylemek gibi bir yanlış davranıştan kurtulamamıştım. Kant, elli iki yaşına kadar sabretmişti: Ben sabredemediğim için, onun yazdığı bir kelimeyi bile anlamıyordum. Sandalyeye daha sıkı tutunarak, 'Düşüncelerini olgunlaştırıncaya kadar beklemelisin Hikmet,' dedim kendi kendime. Ağrılara ve kendine acımaya boş vermelisin. Biraz düşündüm ve sabrettim; sonra, 'Bizi bir de bu acımak mahvediyor albayım,' dedim. Başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu, her zaman kendimize acımakla son buluyor. Kendimize acımaktan, başka işlere zaman kalmıyor. Acımak, ancak soyut bir düşünce olabilir. Ya da Batılılar gibi davranır insan: Acıdığı kimse için bir şeyler yapar. Buradan bir yere varır. Batılılar neden bize bunları öğretmiyor? İşin esasını bana söyler misiniz albayım?"

Alıntılar -1


Rachel Corrie'nin cesedinin önünde saygıyla eğilerek...

"Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da, ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır."  Oğuz ATAY/Tehlikeli Oyunlar


Web Statistics