25 Aralık 2009 Cuma

Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden üstündür.

"Gel gör ki, kelimeler eylemin yanında silikleşiyorlardı! Ménalque'ın hayatı, en ufak bir davranışı, benim deslerimden daha güzel anlatmıyor muydu birçok şeyi? Ah! İşte o zaman, hemen hemen hepsi ahlak eğitimi alan büyük ilkçağ filozoflarının, sözleri kadar, hatta sözlerinden fazla, hayatlarının örnek oluşturduklarını ne kadar iyi anladım!"

"Günümüzde şiiri, şiirden çok da felsefeyi birer ölü sanat haline getiren nedir biliyor musunuz? Hayattan kopmuş olmaları. Eski Yunan'da şairin hayatı bile şiirseldi; filozofun hayatı, felsefesinin hayata geçirilmiş haliydi; böylece hayata karışırlardı, birbirlerini görmezden gelmezlerdi, felsefe şiiri beslerdi, şiir felsefeyi anlatırdı, hayranlık verici bir inandırıcılığa ulaşırlardı. Bugün güzelliğin hiçbir etkisi yok; eylem de güzel olup olmamaya aldırmıyor artık; bilgelik ayrı oluşuyor."
Bu pasajlar, okuduğum süre zarfında kalemi elimden düşürmediğim, sürekli bir yerlerinin altını çizmekle meşgul olduğum bir André Gide kitabı olan Ayrı Yol'dan.

Arkadaşlarıma tavsiye verirken "Sen bunu yapıyor musun ki sözlerinin bir inandırıcılığı olsun?" diye sorarım kendime; yanıtım olumsuzsa, "Eğer yapıyor olsaydın, zaten şu an bu konuşmaya dahil olmak durumunda da kalmayacaktın." diye düşünürüm. Sözün özü, doğru bulduğum şeylerin hayatımda yer etmesi gerektiğine, ahlak anlayışımı sözlerimin değil de hal ve tavırlarımın yansıtması gerektiğine inanmışımdır ve bu konuya -başarılı olup olmadığım ayrı bir tartışma konusu olsa da- uzun zaman kafa yormuşumdur. Hep bununla ilgili bir şeyler yazasım vardı ancak madem André Gide benden daha iyi "buyurmuş", alın ondan okuyun. Hem ünlü bir yazar olduğu için inandırıcılığı benimkinden daha yüksek olacaktır.

17 Aralık 2009 Perşembe


Dişi babun yavrusunu sürekli sırtında taşır, bir an bile yanından ayırmaz. Yavrusu bir şekilde öldüğü zaman bile onu taşımaya devam eder. Nereye giderse gitsin, ölü olmasına rağmen aynı sevgi ve şefkati göstererek yavrusunu yanında götürür. Ölümü kabullenemez; ta ki yavrusunun bedeninin çürüdüğünü ve kemiklerinin göründüğünü fark edene kadar. İşte ancak o zaman kabullenebilir yavrusunun ölümünü ve onu geride bırakma zamanının geldiğini anlar. Yavruyu yere bırakır, bir süre izler ve ardından arkasını dönüp son sürat ilerler. Ölenler geride kalır, yaşayanlar yürüyüp gider ve hayat devam eder. Bu böyledir ve olmaya da devam edecektir. Dişi babun aslında bunu gayet iyi bilir; 'bilmek acı çekmektir' ve onunla yaşamaya alışmak sadece biraz zaman alır.

6 Aralık 2009 Pazar

Her an izleniyormuşçasına yaşa, denetimi içselleştirmiş olarak öl!


Panopticon bir hapisaneydi; Jeremy Bentham tarafından, gözleyenlerin gözlenenlerin tümünü görebileceği ancak gözlenenlerin hiçbirinin gözleyenleri göremeyeceği şekilde tasarlanmıştı. Yani gözlenenler ne zaman gözlenip ne zaman gözlenmediklerini bilmemekteydiler. Fotoğrafta da görülebileceği üzere, yapının ortasında gözleyenlerin durabilmesi için yapılmış bir kule vardı. Tasarımın amacı, mahkumların denetimi içselleştirmesini ve sanki her daim gözleniyorlarmışçasına hareket etmelerini sağlamaktı ve bu gerçekleştiğinde, kulede herhangi bir gözetmen durmasına gerek bile kalmadan denetim sağlanmış olacaktı.


Panopticon, bir gözetleme ve denetleme yapısıydı ama artık her yer Panopticon oldu. Benim evim bile. Sokaklar MOBESE (Mobil Elektronik Sistem Entegrasyonu) kameralarıyla dolu. 'Halkın yoğun olarak bulunduğu ve geçiş güzergâhı olarak bilinen yerlere koyuluyor' dense de yemiyoruz bunları. Onlar her yerdeler ve aldıkları görüntüyü sürekli olarak belli bir merkeze aktarıyorlar. Dolayısıyla her an gözetlendiğimiz gerçeği ile yaşanmamız isteniyor. Oturduğum yerin karşısındaki binaya bir MOBESE kamerası takıldı geçenlerde. Kazara perdelerimi açık unutursam, çizim yaparken, gitar çalarken, giyinirken, soyunurken falan gözetlenebileceğim gerçeğiyle yüzleştim, onunla yaşamaya alıştım ve perdelerimi açmaz oldum. Ama ne önemi var aslında değil mi?! Çok umurumdaysa gizlilik zaten perdelerimi kapalı tutarım. Hem suçlularla mücadele edildiği sürece her şey mübah; suça neden olan sebepler zerre iplenmese de olur.
"Yorumu gönderen: sevimsevim, 02.10.2009:
meraba konyadan istanbula taşındım ben konyanın mobese kameralarını izlemek istiyorum ama nereden izlerim bilemiyorum. bilgisi olan varmı?"
Ayrıca bakın, MOBESE kameraları sadece suçlularla mücadele konusunda değil, memleket hasreti giderme konusunda da etkili. Takın, her yere takın. Toprak hasreti çekmesin insanlar; canları çektiği anda izleyebilsinler. 'sevimsevim'in Konya'daki evine de takıverin bir tane. Hasret çekmesin garibim. Özledikçe annesini, babasını, kardeşlerini izlesin. Onun İstanbul'daki evine de takın ki annesi babası da onu özleyince izleyebilsinler. Her yeri donatın ama sakın suç işleyenleri hapise tıkmak yerine suçun nedenselliğini sorgulamayın! Asla! Sonra mazallah suça neden olan unsurları ortadan kaldırırsınız da suç oranlarında azalma olur ve el ayak altında dolaşmaması gereken tipler özgürce takılmaya başlar. Aman diyeyim...




Kameralardan girdim mevzuya aslında ama kameralardan da ötesi var. Cep telefonu kullanıyorsanız, takip edilememe gibi bir olasılığınız da yok mesela. Avea'nın sunduğu hizmetlerden bile anlayabiliriz bunu. Kim Nerede? diye bir servis çıkarıyor Avea ve bunun reklamında "Aklınız sevdiklerinizde kalmasın!" şeklinde, neredeyse gözleri yaşartacak bir slogan kullanıyor. Tamamı şu: "Aklınız sevdiklerinizde kalmasın! Oğlunuz okula gitti mi? Derse zamanında yetişti mi? Kızınız kurstan döndü mü? Eşiniz ofisten çıktı mı? Avea ile sevdiklerinizin nerede olduğunu bilin, aklınız rahat olsun! Aile üyelerinizin ve sevdiklerinizin tanımladığınız bölgelerde olup olmadığını görüntüleyin. Bu bölgelere girdiklerinde veya çıktıklarında haberiniz olsun. Web, WAP veya SMS üzerinden konum bilgilerine kolayca erişin."
Bu hizmetten faydalanmak için, takip edeceğiniz kişinin iznini almanız gerekiyor elbette. Ama benim takıldığım mevzu izin falan değil, bunun bu kadar aleni şekilde yapılabiliyor olması. Tamam. Ahmet, Mehmet izin alarak yapacak bu işi ama herhangi bir izin almasına gerek olmayan kuruluşlar olduğunu bilmeyecek kadar mal değiliz çok şükür. Takip edildiğimiz daha ne kadar gözümüze sokulabilir bilemiyorum. Belki gözümüze sokulmaz da deri altımıza falan sokulur ilerleyen zamanlarda. Zira daha yakın zaman önce DNA Bankası oluşturulması gibi 'enteresan' bir fikir öne atıldı Adalet Bakanlığı tarafından. Neyin ne olacağını bilemeyiz ama olmakta olanı sorgulayabiliriz en azından.

Yıldız Teknik Üniversitesi de değişik bir denetleme sistemini yürürlüğe sokmuş durumda geçtiğimiz günlerde. YEK; yani Yıldız Elektronik Kart. Okula girip çıkmak için kartı göstermeniz zorunlu. Şimdilik genellikle giriş çıkışlarda olsa da ilerleyen zamanlarda kullanım alanlarının artırılacağı belirtilmiş. Yemekhane, kafeterya, kütüphane gibi mekanlar da bu alanlara dâhil. (Hatta korkarım yakında sınıf önlerine de birer turnike yerleştirilerek yoklama derdi tarihe karıştırılacak.) Kart aynı zamanda bir bankamatik olarak da kullanılabliyor çünkü İş Bankası tarafından çıkarılıyor kartlar. Eskiden T.C. Yıldız Teknik Üniversitesi yazan kartın üzerinde artık İş Bankası Yıldız Teknik Üniversitesi yazıyor ama işin daha tuhaf tarafı bunun herhangi bir alternatifinin olmaması; bir dayatma olması. Şimdilik turnikelerden bazıları henüz kart almamış kişilerin geçişi için ayrılmış durumda; yani oralardan geçiş serbest. Ancak kartla giriş yapmışsanız mutlaka kartla çıkış yapmanız isteniyor çünkü olası bir suç durumunda, kartınızı okuldan çıkarken okutmazsanız, okuldan çıkmış olsanız bile okuldaymış gibi görüneceğinizden, şüpheliler listesine alınmanız kuvvetle muhtemel. Kartı aldığına sevinen insanlar da bir hayli fazla. (http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?id=17412504) Kartı almış ve bundan hoşlanmamış olsanız bile yine de kart manyetiğini çizmeyin. Bu bir çözümdür; kart bozulduğu, ancak karta sahip olduğunuz için sizi okula almak zorundadırlar ama siz yine de uslu uslu kartınızı okutup geçin.

Tonla gözetleme örneği var. Hepsini irdeleyecek durumda değilim, zaten o kadar bilgim de yok. Ben sadece az çok bilgi sahibi olduğum alanlardan bir şeyler aktarmaya çalıştım. Size tavsiyem denetimi içselleştirip kanuna karşı gelmeyen, böylece ne gözlenmekten ne de polisten korkan bir insan olmanız yönünde. Kendinizi bir an önce kontrol altına almayı öğrenin.
Slogan mı? "Her an izleniyormuşçasına yaşa, denetimi içselleştirmiş olarak öl!"

Dikkat! Çıkmaz yol




Kimi insanlar yaptıklarının, gitmek istedikleri yolla örtüşmediğini fark edemeyecek kadar kibirli olurlar. Başları öylesine gökyüzüne çevrilidir ki gittikleri yolu göremezler; bakmaya gerek de duymazlar. Bu insanlar eğer şanslılarsa, erkenden bir uyarıcı levhanın direğine toslarlar; kendilerine gelip, gitmek istedikleri yoldan çıktıklarını fark ederler ve yön değiştirirler. Ama maalesef herkesin yolunun üzerinde uyarıcı levhalar yoktur. Dolayısıyla kimi insanlar ancak kaybolunca anlayabilir yoldan çıktıklarını ama artık kaybolmuşlardır.

Bu nedenle, kafamı bir direğe her tosladığımda şükrediyorum; çünkü yediğim her darbe, boynumu biraz daha öne eğiyor.

28 Kasım 2009 Cumartesi

Tabula Rasa

Geçenlerde okulun koridorunda ben ve iki arkadaşım duruyoruz. Arkadaşlardan biri sevgilisinden ayrılmış; ağlıyor. Biz de onu teselli etmeye çalışıyoruz falan. Bir süre sonra kürsüden Ali Düzgün çıktı, yanımıza geldi. Ağlayan arkadaşın suratına bakarak "Hayırdır kızım, neyin var? Ailevi problemler mi?" diye sordu. "Yok hocam, sevgili mevzuları..." diye yanıt verdi arkadaş burnunu çeke çeke.
Ali Düzgün bir süre hepimizin yüzünü teker teker süzdükten sonra tekrar ağlayan arkadaşa dönüp, "Üzülme kızım. Ama şunu bil, erkekler alır alır alır, hiçbir şey vermez, sonra da çeker gider."

"İşte!" dedim "Deneyim böyle bir şey olmalı."

24 Kasım 2009 Salı

Artık Benim de "The Secret"ım Var!

Şu günlerde, yaradılıştan bu yana dünya üzerindeki en önemli olaylardan biri haline gelmiş olan kadın erkek ilişkileri, hayli kafamı kurcalıyor. İnsanların kaya gibi sağlam olduklarını iddia ettikleri ve tüm ağırlıklarını yaslamaktan çekinmedikleri aşklarının, bir süre sonra oyun hamuru kıvamına gelişinin nedenlerini sorguluyorum.

İnsanlar evleniyolar ancak bir süre sonra aniden boşanıveriyorlar: Ya karakterlerinin uymaması dolayısıyla şiddetle geçinemiyorlar ya da taraflardan en az biri diğerini aldattığı ve başka denizlerde yeni defineler aramak istediği için ayrılıyorlar. Zaten genel eğilime de baktığımız zaman rahatça görebiliriz ki şu “bir yastıkta kocamak” lafı tarihe karışmak üzere. Anneannem çocukken anlatırdı gençliğinde dedemle aralarında geçen kavgaları; ben de modern toplumun modern bir çocuğu olarak “E anneanne, neden boşanmadınız ki o zaman!?” diye sorardım. O da kendi iş imkanlarına sahip olmasına rağmen, boşanmanın aklının ucundan bile geçmediğini, bir evliliği mahvetmenin o zamanlar o kadar kolay olmadığını söylerdi. Şimdi o zamanlardaki toplumsal yapıyı düşününce gerçekten de bir evliliği mahvetmenin o kadar kolay olmadığını anlıyorum. Boşansa ne yapacaktı? Herkes onun Cemal Çavuş’la evli olduğunu biliyordu ve muhtemelen bir daha evlenme gibi bir şansı da olmayacaktı. “Dul” Aliye Hanım denilecekti arkasından. Ayrıca tekrar evlenmek istese, kimi bulacaktı. Alternatifleri de yoktu. Flört etmek şimdiki kadar kolay değildi. Günümüzde, bu durum da tarihe karıştı. Son 3-4 yıldır, insanların alternatifleri arasında ilkokul arkadaşları bile mevcut. Birinin gidip öbürünün gelmesi için beklemeye gerek yok; biri gitmeden bir bakmışsın öbürü gelmiş bile.


Cümlelerim arasında kaybolmadan bir ara toparlama yapayım. Demek istediğim şey aslında artık ilişkiler konusunda bir devrim yaşandığı ve -bırakın anneannemin dönemleri olan elli altmış sene öncesini- on sene öncesiyle günümüz arasında bile inanılmaz farklılıklar olduğu. Yani artık bir evliliği mahvetmek çocuk oyuncağı. Günümüzün modern toplumsal yapısının dejenerasyonu, herkesi boşanmaya ve ayrılmaya itiyor olmamalı; huzurlu evlilikler yaşanıyor olmalı; bir yastıkta kocanmalı; bulutların üzerinde başlayan tüm aşklar, cehennem azabıyla son bulmamalı. Her şeye rağmen bunun bir sırrı olmalı!

İnsanlar birbirleriyle bir şekilde (sokak, arkadaş ortamı, facebook, bar, bar tuvaleti vs.) tanışıyor, kaynaşıyor. Hepimiz yeni şeyleri seviyoruz. Dolayısıyla hayatımıza giren yeni biri bizim için keşfedilmemiş bir define, gizemli bir dünya oluveriyor. Bu dünyanın sırlarını çözme arzusu gözümüzü kör ediyor ve ne yaptığımızı bilemez hale geliyoruz; hatta bunun adına da aşk diyoruz. Ancak karşımızdakinin sırlarının eşiğinden teker teker geçtikçe, ilişki sıradanlaşmaya başlıyor. Zaten bir şeyin ‘bilindik’ olduğu an, ilgi çekiciliğini yitirdiği andır. Bu bilindikliği ise sıkılma takip ediyor. Artık karşımızdakinin ne kadar güzel/yakışıklı, zeki, esprili vs. olduğunun da bir önemi kalmıyor çünkü etrafta bu özelliklere hatta belki de daha fazlasına sahip bir sürü insanın dolaştığının farkına varıyoruz. Üstelik bu sürüyle insan, sürüyle “keşfedilmemiş sırlar” anlamına geliyor. Bu da ilgimizi elimizin altındakinden ziyade, etrafımızdakilere yöneltiyor.


Biriyle ilişki içerisinde olan bir insanın kaşı gözü oynamaya başladı mı o ilişkiyi bitirmek farzdır. Çünkü o saatten sonra o ilişkiden hayır gelmez. Kişiler birbirlerinin karakterine hayran olsa bile hayır gelmez çünkü kaşın gözün oynaması demek, artık o ilişkide tarafların birbirlerine vereceği bir şey kalmadığı anlamına gelir. Kısacası ilişki tüketilmiştir. Eğer bu duruma gelindiğinde ilişki bitirilmezse, muhtemelen mevzu kişilerden birinin diğerini aldatmasıyla son bulacaktır.




“Her şeye rağmen bunun bir sırrı olmalı” demiştim. Kendimce bir sır buldum. Bunu sizinle paylaşacak kadar da yüce gönüllüyüm. Mevzu çok basit aslında: Paylaşımları artırmak. Yani araya başka katmanlar katarak, ilişkinin tüketilmesine fırsat tanımamak. Bu paylaşımların bilinç açıcı şeyler olması çok önemli. Yani her zaman buluşulan A kafede değil de yeni açılan Z kafede buluşmak bir paylaşım değil. Önemli olan yeni zihinler oluşturmak; konuşacak şeylerin bitmemesini sağlayarak sıradanlaşmayı kovalamak. Örneğin bir çiftin düzenli olarak kitap okuyabiliyor ve bunlar üzerine saatlerce konuşabiliyor olması, kalınca bir katman oluşturacaktır. Çünkü kişiler ‘yeni’ bir konu hakkında ‘yeni’ beyanatlarda bulunacaklarından, ilgi çekiciliklerinin kaybolması durumu ortadan bir süre için kalkacaktır. Bu bilinç açıcı paylaşımları düzenli hale getirdiğinizde ise, ilişkinin ‘sıradanlaşması’ ihtimali ortadan kalkacaktır.

Bilinç açıcı paylaşımlar yapan iki kişi, ayrılmak durumunda kalsalar bile, arkadaş “olmaları” olasıdır. Çünkü onları var eden salt aşkları değil, yaptıkları paylaşımlardır. Nasıl ki suya enerji verip ısıttığınızda buharlaşıyor, soğuttuğunuzda katılaşıyorsa, insanlar arasındaki bağların da fazını değiştirmek biraz gayretle mümkündür. Ancak ortada bir bağ kalmalıdır; yani ilişki tüketilmemiş olmalıdır. Böyle bir durumda kişiler artık öpüşmeyeceklerdir ama aralarındaki paylaşımlar her ne ise onlar üzerinden konuşmaya ve artık farklı bir yöne evrilmiş ilişkilerine devam edecektirler.

Böylesi uzun bir yazıya kıytırık bir toparlama paragrafı ekleyecek ve bir de tavsiye verecek olursam, aşk dediğimiz o sır keşfetmece oyununu boşvermenizi ve buna kendinizi kaptırmak yerine, kendi iç dünyasını aşk yanılsamasıyla doldurmayıp başka şeylerle zenginleştirmeye çalışan biri olmanızı öneririm. O zaman hem sürekli olarak keşfedilecek sırları olan biri olursunuz, hem de bir şekilde ayrıldığınızda ortada hala bir “ben”liğiniz kalmış olur.

7 Kasım 2009 Cumartesi

Emil Michel Cioran’dan Seçmeler

Çürümenin Kitabı’nı okuyalı yaklaşık iki sene oluyor. İlk okuduğum zaman oldukça etkilendiğimi hatırlıyorum; hatta bir iki cümlesini not defterime yazmıştım ki bir şekilde gözüme çarpma olanağı olsun. Ancak uzun süre etkisinde kalmadım Cioran’ın. Çünkü bir yazarın etkisinde uzun süre kalabilmem için, hatta o yazarı iyice kendimden bellemem için, Schopenhauer’da olduğu gibi onun neredeyse tüm eserlerini okumam ve felsefesini iyice özümsemem gerekir. Cioran’da böyle olmamasının nedeni, o zamanlar Metis tarafından çıkarılan diğer kitaplarının baskısılarının tükenmiş olması. Az önce Çürümenin Kitabı’nı yeniden elime alma arzusu duydum. Bunun nedeni geçen gün yazdığım ‘Yetki ve Ünvan’ başlıklı yazıda yaptığım Cioran alıntısından sonra (not defterime yazdığım cümlelerden biridir) kitabın aklıma yeniden düşmesi. Kitapta o zamanlar altını çizmiş olduğum yerlere göz gezdirince düşünüyorum da, ya ben zamana karşı koyamadan değiştim ya da ilk okuduğumda kafam başka şeylerle dolu olduğu için okuduklarım üzerinde yeterince düşünmedim.


İşte, iki sene önce kitabı ilk okuduğum zaman altını çizmiş olduğum yerlerden bazıları:
“Kendimizinki hariç her acı, bize meşru ya da gülünçlük derecesinde anlaşılır görünür; böyle olmasa, duygularımızın değişkenliği içinde tek sabit şey matem olurdu. Fakat yalnızca kendimizin matemini tutarız. Eğer etrafımızda sürünen sonsuz sayıdaki can çekişmeyi, birer gizli ölüm olan bütün hayatları sevip anlayabilseydik, acı çeken varlık sayısında kalp gerekirdi bize. Ve geçmiş üzüntülerimizin tamamını mevcudunda bulunduran, mucizevî bir şekilde güncel bir hafızamız olsaydı, böyle bir yükün altında çökerdik. Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflığıyla mümkündür.”
Bu pasajı az önce tekrar okuduğumda çok şaşırdığımı itiraf etmeliyim. Zira dün ‘Unutuyorum, çünkü her gün hatırlıyorum.’ başlıklı yazıyı yazarken bu satırların hiçbirinden haberdar değildim çünkü yaklaşık bir buçuk sene önce falan aklımdan çıkmışlardı. Ya bilinç altımda kendilerine yer etmiş bu satırlar ben farkına varmadan ya da ben onları gerçekten unuttum ve hayat bir şekilde Cioran’la beni az da olsa benzer yollardan geçirip bu varsayıma ulaşmamı sağladı. Bilemiyorum. Her durumda da üstâd benden önce söylenilmesi gerekeni söylemiş. Devam edelim…
“Kendi hükmünü mutlak olarak elinde bulundurmak ve bunu kullanmamak… Bundan daha esrarengiz bir yetenek var mıdır? İntiharın mümkün olduğu tesellisi, soluksuz kaldığımız o mekânı sonsuz bir alana çevirir. Kendimizi yok etme fikri, buna ulaşma yollarının çokluğu, kolaylığı ve yakınlığı sevindirir ve ürkütür bizi; zira kendimiz hakkında geri dömnüşsüz bir şekilde karar verdiğimiz o hareketten daha basit ve daha korkunç bir şey yoktur. Tek bir anda bütün anları ortadan kaldırırız; bunu Tanrı bile yapamazdı. Fakat palavracı iblisler olduğumuzdan sonumuzu erteleriz: Özgürlük gösterişinden, kibrimizin oyunundan nasıl vazgeçebilirdik ki?..”
Bununla bağıntılı olarak
“Hayat, kendisini yadsıyan kuvvetler olmasa dayanılmaz olurdu. Muhtemel bir çıkış, bir kaçış fikri bulunur elimizde; kendimizi kolaylıkla yok edebilir ve sayıklamanın doruğunda bu evreni balgam gibi tükürebiliriz.
…Ya da dua eder ve başka sabahları bekleriz.”
Oldukça etkilendiğim başka bir tane daha:
Bütün sevinçlerinin bedelini ödeyen, bütün zevklerinin kefaretini çeken, bütün unuttuklarının hesabını vermek zorunda olan kimseler vardır: Tek bir mutluluk ânı için bile borçlu kalmayacaklardır. Bir haz titreyişi binbir buruklukla taçlanıvermiştir onlar için; samki, kabul gören yumuşaklıklara onların hiç hakkı yokmuş gibi; sanki feragatleri, dünyanın hayvanî dengesini tehlikeye sokuyormuş gibi… Bir manzaranın ortasında mutlu mu oldular? Elikulağında kederler içinde buna pişman olacaklardır. Tasarılarının ve düşlerinin içinde kibir mi duygular? Aşırı pozitif ıstıraplarla hizaya getirilerek, sanki bir ütopyadan uyanır gibi, çabucak kendilerine geleceklerdir.”
Sanırım bundan bu kadar etkilenmemin nedeni, içerisinde az çok kendimi görmüş olmam. Hakan hep söyler: kişi metinde kendini bulduğu ölçüde, o yazarı başarılı bulur ve bu da aslında kibirdir. Ne yapayım, henüz kibirimden sıyrılamadım.
“Cani, özgürlüğünü sınırsız bir şekilde kullanır ve gücünün fikrine karşı koyamaz. Başkalarının hayatına son verme konusunda, o da her birimizle aynı düzeydedir. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı.”
*** 
Hakiki bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir. Bizi hayvanlardan ve hemcislerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları; ancak gecenin ortasında açılırlar.
*** 
“Giysi bizimle hiçlik arasına girer. Vücudunuza bir aynada bakın: Ölümlü olduğunuzu anlayacaksınız. Parmaklarınızı kaburga kemiklerinizin üzerinde bir mandoline dokunur gibi gezdirin: Mezara ne kadar yakın olduğunuzu göreceksiniz. Giyimli olduğumuz içindir ki ölümsüzlükle böbürleniriz: Bir kravat takıldığında nasıl ölünebilir? Giyinip süslenen ceset kendini iyi tanımamaktadr ve ebediyeti hayal ederek bunun yanılsamasını sahiplenmektedir. Et iskeleti örter, giysi eti örter: Tabiatın ve insanın ince kaçamakları, içgüdüsel ve itibarî aldatmacalar: Bir beyefendi çamurdan ve tozdan yoğrulmuş olamazdı… İtibar, saygıdeğerlik, kibarlık – çaresizlik karşısında bir sürü kaçış yolu. Bir şapka taktığınızda, ana karnında günler geçirdiğiniz ya da solucanların yağlarınızı tıka basa yiyecekleri kimin aklına gelir?”
Hayırlara vesile olsun…

6 Kasım 2009 Cuma

Unutuyorum, çünkü her gün hatırlıyorum.

İnsan unutur ve kim ne derse desin, bu güzel bir şeydir. Hiçbir şeyi unutamasaydık halimizin ne olacağını hiç düşündünüz mü? Tüm utançlarımız, hatalarımız ve pişmanlıklarımız ilk günkü haliyle zihnimizde ve kalbimizde yer etseydi, hangimiz annelerimizin yüzüne bakabilecek cesareti bulabilecekti acaba? Zamanla acılarımızı unutamasaydık, en acısız intiharları seçerdik kendimize şüphesiz. İnsanlarla göz göze gelemezdik. Kimimiz gözleri ağlamaktan kanlanmış olduğu için, kimimiz de utancın kızarttığı yanaklarını saklamak için kaldırmazdı kafasını yerden. Çok şükür! Unutuyoruz.

Dediğim gibi. Unutmak güzel bir şey! Unutamayışın oku çift taraflı elbette. Unutamayacağımız şeyler sadece acılarımız değil, mutluluklarımız da. Böyle bir durumda zihnimizde hepsi birden aynı anda yer kaplayacaktı. Peki bu savaşta galip gelip beynimize egemen olacak olan taraf hangisi olacaktı? Cevap çok açık değil mi? Elbette acının durduğu kefe sertçe yere vuracaktı. Dolayısıyla, zihnimizde mutluluklarımız da acılarla birlikte daimi olarak kalsa bile üstünlük yine acılarda ve olumsuz duygularda olacağından, unutmayı bilmeseydik, acı içinde kıvranmamak nedir, onu da bilemeyecektik.

Peki, neden olumsuz duyguların olumlulara karşı bu derece bariz bir galibiyeti var? Anlatmaya çalışayım:

Hiç dikkat ettiniz mi bilmiyorum ancak mutluluk, zevk ve neşe gibi duygular bizi ele geçirdiklerinde, onların varlığını, yokluklarının tadına varana kadar hissetmeyiz. Örnek vermek gerekirse, sağlıklıyken “Çok şükür bugün de sağlığım yerinde.” demezken sağlıksız olduğumuz anda “Tanrım, ne olur sağlığımı bana geri ver!”diye inlemelere başlarız çünkü; onu yitirişimiz, ona sahip olduğumuz, onun varolduğu, o eski, güzel günleri aklımıza getirir. Arthur Schopenhauer'in deyişiyle, “İsteği, açlık ve susuzluğu ne denli hissediyorsak o denli hissederiz. Ancak bu isteğin giderilmesiyle oluşan doyum sadece anlıktır.” Dolayısıyla bu anlık doyum yaşandıktan sonra, aynı doyumu tekrar yaşama isteği anında hissedilmeye başlanacaktır. Aldığımız doyumun miktarı arttıkça, doyumu algılayışımızda bariz bir azalma olur. Tatmin hali sanki doğal bir gereksinimmiş gibi algılanmaya başlanır ve bu da tatminin haz olmaktan çıkmasına neden olur. Tüm bunlar olduğu sırada, acıyı hissedişimiz, tatminin verdiği hazzın azalması oranında artar. Çünkü artık kişinin doğal ihtiyacıymış gibi karşılanan o duygudan yoksun olmak, tırnağın etten koparken verdiği acı halini almaya başlar. İsteğin tam tersine, acılar yamacımıza ne denli uzun süre uğramazlarsa uğramasınlar, onları yâd etmeyiz.

Başka bir açıdan bakarsak da, şu an duyulan mutluluklarımızın asla ve asla, üzerinden hayli zaman geçmiş hüzünlerimizi bile örtbas etmeye yetmediği açıktır. Dolayısıyla pozitif ve negatif duygular arası bir nötralizasyon kesinlikle söz konusu değildir. Anlık olan tatminler olan neşe ve mutluluk uçup gittiği zaman, geriye uzun süre ağını attığı yerden kıpırdamaya niyeti olmayan bir örümcek gibi, hüzün ve acı kalacaktır. İnsanların dertlerinden uzaklaşmak için kendilerini içkinin, hazzın ve eğlencenin kucağına attıklarını görürüz. Ancak böyle çılgın doyumların yaşandığı akşamların sabahında, unutmaya çalıştıkları o acılara bir de alışılan tatminin devamsızlığının rahatsızlığı eklendiğinden, kişi öncekinden kat kat daha yüklü bir kederle güne gözlerini açar çünkü; "mutsuz olanın en mutsuz olduğu an uyandığı andır." Bu bir kısır döngü gibi onu ele geçirir. O günkü artmış kederini unutmak için o akşam da anlık tatminlerin peşinde koşacaktır ve her geçen gün daha da derine gömülecektir.

Sözün özü, eğer unutamasaydık -hem acılarımızı hem mutluluklarımızı- sürekli bir eziyet hali içinde olacaktık. Kim bilir, belki o zaman mazoşizm bir aykırılık/sapkınlık olmaktan çıkıp, evrimin bize kucaklattığı bir fonksiyon olurdu. Laboratuvardan çıkmayan bilim insanları, unutmanın ilacını bulmadan önce, elindekini kaybetmeden onun varoluşunu duyumsayamayanların aksine, hala unutabilmeye muktedir olduğumuz için şükrediyorum.

5 Kasım 2009 Perşembe

Yetki ve Ünvan

Yetki ve ünvan çok tuhaf iki şey. Daha doğrusunu söylemek gerekirse, aslında tuhaf olan onlar değil; insanların onlara yükledikleri anlam.

Bu durumu kamu kuruluşları, özel işyerleri, okullar vb. pek çok yerde gözlemleyebiliriz aslında. Ben, en yakın olduğum yerden, üniversiteden örnek vereceğim. Gözlemlediğim kadarıyla, okulda bir öğrenci "Profesör" ünvanlı hocasıya konuşurken, "araştırma görevlileri", "öğretim görevlileri" ya da "yardımcı doçent"lerle konuştuğu gibi rahat konuşamaz; çünkü profesör olan, öğrenciden ekstra saygı bekler ve bu beklentisini hissettirir. Bu da öğrencide tuhaf bir rahatsızlık yaratır.


Yapı Malzemeleri isimli bir dersimiz vardı. Birinci ya da ikinci sınıftaydım, şimdi tam hatırlayamıyorum. Sunum yapmamız gerekiyordu; vize yerine geçecekti. Sunumunu yapacak olan öğrencilerden bir kız kürsüye çıktı. Sırf üst dönemlerden görüp adettendir diye düşündüğü için, sunumunun ilk sayfasına dersin hocasının adını yazmış ama ünvanını yazmamıştı. Belki unutmuş, belki de ne önemi var diye düşünmüştü. (Hocanın adını burada deşifre etmemek için takma isim kullanacağım. Adı Fenasi Kerim olsun.) Oysa, Fenasi Kerim bunu gördüğü anda bağırmaya başladı:
-Kızım, adımı yazacaksan ya adam gibi yaz ya da yazma! Ne o öyle sanki babanın arkadaşıymış gibi!

E tabii kız travma yaşadı, sunumunu kekeleyerek yaptı ve elbette o günden sonra hocalarına öyle babasının arkadaşı gibi davranmaması gerektiğini öğrendi. Bu son deneyimi ona sunum için yaptığı araştırmalardan daha çok şey kattı diye düşünüyorum.

Bunun gibi pek çok olaya tanık oldum ancak en şiddetlisi bu olduğu için bunu seçtim. Halbuki saçmalığın daniskası! Ey Fenasi hoca! Sen bilmez misin ki, o ünvanın zerre etkili olmadığı tonla yer vardır?! Bir vapurda seni gören diğer onlarca insan için sen yer verilmesi gereken yaşlı bir bunaktan başkası değilsin. Ama biliyorum, yetki alanı sınırları içine girince insan çıldırıyor. Yetkisinin tadına varıyor anında; yazının ta başında tuhaf olarak nitelendirdiğim şey tam olarak bu. Gerçekten anlayamıyorum insanların eğitim gördüğü sene sayısının saygı olarak geri dönmesini nasıl bekleyebildiğini?
Herkes hayatında saygı görülebilir olarak nitelendirilen en az bir şey yapmıştır bana kalırsa. Kimisi hem çalışıp hem okumuştur mesela. Kimisi en zor koşullara rağmen çocuklarını okutabilmiştir. Lâkin bunlar insanın adının önüne ünvan olarak gelmeyince, o insanlara saygı gösterme gereği de ortadan kalkıyor. Kaldı ki genelde böyle insanların gündemi olmuyor saygı görmek. "Başarılı Anne" ünvanı almış Fahriye Tekin (Baş. An. Fahriye Tekin. Ne kadar da karizmatik!) diye birini duyamazsınız. Fahriye Tekin diye biri de muhtemelen yoktur zaten. Oysa Prof. Dr.lar, Doç.ler havada uçuşur. Her yerdedirler. Saygı bekler vaziyette, yetki alanları içerisinde otururken bulabilirsiniz onları rahatlıkla.

Baş. An. Fahriye Tekin ile Prof. Doç. Dr. Fenasi Kerim'in hayatlarını karşılaştırsak ya da değiştirsek, belki de Fenasi çoktan intihar etmiş, Fahriye de meclis başkanı falan olmuştu. "Dış görünüşüne bakıp insanları yargılamayalım." tadında bir mesaj verme niyetim yok, zira hepimiz bir derece bunu yapıyoruz ancak, biriyle konuşmaya başlarkenki davranışlarımızı onların rastlantısal hayatlarının getirdiği ünvanların, sıfatların belirlemesine izin vermemeliyiz diyorum. Birilerine saygı göstereceksek eğer, bunu hayatta kalmayı başarma koşulları belirlemeli ve yeni biriyle tanışırken, aksini öğrenene kadar, sanki o en zor koşullarda hayatta kalmayı başarmış gibi davranmalıyız. Aksi takdirde ilerleyen zamanın getirileri, sergilediğimiz tavırdan utanmamıza yol açabilir.

Son söz olarak, acı çektiği kadar eğitimlidir bir insan diyorum ve bitiriyorum. E. M. Cioran amcamın da bunu şu sözlerle dile getirdiği aklıma geldi son dakika: Bir ruh, sadece üzerine aldığı tahammül edilemez şeyler'in miktarıyla büyür.

28 Ekim 2009 Çarşamba

O sabah, 8.15 vapurunda...

Yirmi kişilik oturma kapasitesi bulunan kocaman bir bekleme salonunda, oturmayı başarabilenlerin arasına girebilecek kadar şanslı, üç dakika boyunca sırtında beş kiloluk çantayla koşup, yine de bir saniyeyle 8.15 vapurunu kaçıracak kadar şanssız biriydi. 9.00’da başlayacak olan bir sınavı vardı ama yapacak bir şeyi yoktu. Uyumakla teleportasyonu gerçekleştirip tarihe geçmek arasında gidip geldi bir an ve karar verdi: Gözlerini yakan uykusuzluğun bir kısmından kurtulacaktı. Gözlerini kapattı, kapattığı anda uyudu.

-Pardon, geçebilir miyim?

Bir gözünü araladı. Ütülü ekose pantolonun paçalarının altından çıkan sivri ayakkabı burunlarını gördü. Tiksindi. "Plaza kadınları... Bakalım makyajını nasıl yapmış bu salak? " diye düşünerek kafasını kaldırdı. Beklediği gibi bir yüz gördü.

-Pardon, geçebilir miyim?

Kadın kendine duyduğu güveni ifade etmek ve yaptırım gücü katmak için sesini yükseltmişti. O ise başta bu soruyu normal karşılamış ama ikinci duyuşunda sinirlenmişti. Şehir insanlarını, durmadan sabırsızca sağa sola koşuşturarak çalışıp, bu uğurda birbirinin üzerinden geçen karıncalara benzetirdi ve hayatı boyunca binlerce karıncayı öldürdüğü için hiç üzüntü duymamıştı. Ayağının altına giren karınca, ölümünü kendi seçmiş demekti. Ve şimdi bu kadın da onun ayağının altına girmeye çalışıyordu. Ne cüret! Mango'dan giyinebiliyor oluşu ona bu hakkı tanıyor mu zannediyordu acaba? "Zaten dopdolu bir bekleme salonundayız. Ne yapmaya önlere ilerlemeye çalışıyorsun ki şimdi sen? Benim gibi daha bir sürü insanı rahatsız edeceksin cefa çekmek pahasına da olsa giydiğin o iğrenç ayakkabılarınla ayakta duramadığın ve yumuşak kıçını rahat ettirmek istediğin için. Kim bilir kaç kez daha 'pardon, geçebilir miyim?' diye soracaksın insanlara. Sen ve senin gibilere sinir oluyorum. Anlamsız. Hayır efendim! Geçemezsin!" diye düşünerek kadının gözlerinin içine baktı ve gülümsedi.

+Hayır, geçemezsiniz.

Kadın tam geçmek için hamle yapıyordu ki durakladı. Yanlış mı duymuştu acaba. Karşısında duran tuhaf giyimli, tuhaf görünüşlü kız tıpkı 'Tabii, buyurun geçin.' diyecekmiş gibi bir tebessümle 'hayır, geçemezsiniz.' demişti. Kadın sinirlendi.

-N… Nasıl yani? Bana neyi yapıp neyi yapmayacağımı söyleyebileceğinizi mi sanıyorsunuz?

Kız da en az kadın kadar şaşkındı. "Ne dedim ben!? " diye düşündü. Düşündüklerinin tam tersini yapmaya alışmıştı. Hiç kendi olamamıştı; hiç istediklerini söyleyememiş, söylemeye çalıştığında başkaları tarafından susturulmuş ya da yanlış anlaşılmıştı. Ama o an, orada, ağzından çıkanlar, yıllarca sırtında taşıdığı oldukça gereksiz bir yükü silip götürmüş gibiydi ve uçarmışçasına hafif hissetti. Hayatı gözlerinin önünden film şeridi gibi geçmeye başladı. Dilinin ucuna kadar gelip de söyleyemediği cümleler yüzünden kendini yiyip bitirişleri, keşke bunu da söyleseydim, bunu da yapsaydım deyişleri... Adım atmıştı. Dev bir adım, o gün, o tuhaf giyimli, tuhaf görünüşlü kız tarafından atılmıştı; düşündüğü bir şeyi uygulama fırsatı geçmişti eline. Bunun uyku sersemi olmasından kaynaklanan bir anlık dalgınlık nedeniyle gerçekleşmesi önem taşımıyordu. Zincirler kırılmıştı bir kere.

+Sorduğunuz soru, size ne yapıp ne yapmayacağınızı söyleme hakkını bana tanıdı. Ben de söyledim.

Kadın ağzını açacak oldu ama o cümlesine devam ediyordu. Suskunluk bozulmuştu.

+Ama nedense kalıplaşmış, hiçbir anlam taşımayan kibarlıklardan farklı şeylerle karşılaştığı zaman insanlar şaşırıyor. Maskelerle yaşamaya alıştınız, beni de alıştırmaya çalışıyorsunuz. Kibarlık maskemi takmıyor oluşum sizi bu kadar şaşırttı demek! Gerçek yüzler ne kadar da şaşırtıcı olabiliyormuş, bakın! Etrafımızı saran şu insanlara bakın lütfen, fondöten maskeli bayan. Hepsi aslında kulaklarını dikmiş bizi dinliyor ancak umursamaz görünmeye o kadar alışmışlar ki iki saniyeden fazla bakmaya utanıyorlar. Kafalarını öne eğip, bakışlarını yerde sabitlemeye çalışıyorlar. Hâlbuki bakmalılar bize. Yapmayı istedikleri bu; o halde durmamalılar. Konuşmalılar. Düşüncelerini, akıllarının aldığı ve doğruluğuna tüm kalpleriyle inandıkları gerçekleri söylemeliler bize. Birilerinin sırtlarındaki mandalı çevirmesine izin vermemeliler artık. Kapana kısıldıklarının farkında değiller, anlıyor musunuz? Siz de farkında değilsiniz. Hiçbir şeyin farkında değilsiniz ve farkına varmak için de hiçbir şey yapmıyorsunuz. Kısılmışlığın verdiği acıyı öyle özümsemişsiniz ki can çekişmek size hayatın sunduğu küçük bir hazmış gibi geliyor. İnsanların sorularınıza beklediğiniz hatta daha da kötüsü, alıştığınız yanıtları vermesini bekliyorsunuz. Bugüne kadar ben de öyle yaptım. Siz istediniz, ben verdim; ama kendimden verdim. Aranızda olduğum için, sizinle olduğum için, maskelerinizi görmek zorunda olduğum için, maske takmak zorunda olduğum için ve delirmemek için tek seçeneğimin isteklerinize boyun eğmek olduğunu düşündüğüm için... Ama bugün, burada tükendim ve yanıldığımı anladım.

-Ya, onu bunu boş verin de ben geçebilir miyim artık?

+Bugün, burada tükendim ve yanıldığımı anladım diyorum! Tükeniş, yükselişi de beraberinde getirdi ve iğrenç insanlar olduğunuzu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim artık. Şimdi buyurun, geçin. İskeleye bir an önce varmak için girdiğiniz yarışa dâhil olmamayı seçiyorum ki siz kazanabilin. Tek amacınıza ulaşabilin; iş yerine bir an önce varabilin. Size son kez istediğinizi veriyorum ve yolunuzdan çekiliyorum. Hayatta kazanma ihtimaliniz olan tek yarışı kazanmanıza izin veriyorum. Şimdi buyurun, geçin!

-Pardon, geçebilir miyim?

Bir gözünü araladı. Ütülü ekose pantolonun paçalarının altından çıkan sivri ayakkabı burunlarını gördü... Midesi bulandı. Oturduğu yerden kalktı, kadının fondötenli yüzüne on saniye kadar baktı. Başı döndü. Kusmak için eğildi, tekrar o ayakkabıları gördü, kusamadı. Kadının yüzüne biraz daha baktı. "Başlarım sınavına da, iskelesine de, vapuruna da!" dedi ve koşmaya başladı.

22 Ekim 2009 Perşembe

Saeculum Obscurum

Düştük. Toplum olarak düştük hem de. Elimizden tutup kaldırmak isteyen de olmadı çünkü ayakta duranlar da zar zor durabiliyorlardı. Ellerini uzatsaydılar eğer, onlar da yere yuvarlanacaklardı. Böylece düştük ve düştüğümüz yerde öylece kaldık. Ama kalkmak imkânsız değildi, sadece zordu. Tembelliğimiz "Keşke imkânsız olsaydı." dedirtti bize; en azından başka bir seçeneğimiz kalmamış olurdu, zor olanla uğraşmak zorunda kalmazdık - ki zaten uğraşmadık. Çünkü zor olanın yolu "düşünmekten" geçiyordu ve düşünmek, bira parası için çalışmakla olmuyordu. Düşünmek, madde olarak değil zihin olarak varolmakla oluyordu.

Eğer bir insanı diğer yaratıklardan ayıran ve üstün kılan şeyin mens yani zihin olduğunu (buna bağlı olarak da düşünsel etkinlik olduğunu) kabul ediyorsak, düşünsel etkinliğin de en üstün etkinlik olduğunu kabul etmekten başka seçeneğimiz kalmaz. Karnımızı doyurmak adına bir ayı gibi çocuğumuzu yemiyorsak, bunun nedeni eylemin acımasızlığının ve sorumluluklarımızın bilincinde olmamızdır. Hatta insanın varoluşundan bu yana süregelen bu bilinç o derece içselleşmiştir ki, böyle bir hareket karşısında sadece mantığımız değil, duygularımız da altüst olur. O halde, madem insanın sahip olabileceği en üstün şey akıldır, onun biricik çocuğu olan düşünce de insanın en üstün ürünüdür. Haliyle bu ürünü verebilmenin yolu da en üstün aktivite dediğimiz düşünmekten geçer. Düşünmek sadece en üstün değil en kolay aktivitedir de. Onu zorlaştıran, düşünülen şeyin niteliğidir. Kafasını dolduracak kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüş insanın beyni, pimi çekilmiş bir el bombası gibidir. Bu noktada, el bombasının pimi çekildiğinde, insanın kişisel ilgi alanları ve becerileri devreye girer. Düşüncenin aktarılabileceği pek çok yöntem vardır. Edebi metinler, resim, fotoğraf, müzik vs gibi pek çok şey bu yöntemlere dâhil edilebilir. Kullanacağı yöntemin seçimini doğru yapabilme konusunda insanın kendini tanıması oldukça etkili bir faktördür. Ancak kendini tanımaktan çok daha etkili olan bir şey vardır; o da kader dediğimiz şey, yani hayatın insana sunduklarıdır. Piyano, gitar, keman vs. gibi müzik aletleri alacak parası olmayan hatta onlara dokunacak imkânı dahi olmayan biri, buna becerisi ve ilgisi olsa bile, kendini ifade etmek için müziği tercih edemeyecektir. Bu da onu, dilediği her an ulaşabileceği kâğıt ve kalemden başka bir şeye gereksinimi olmayan bir sanat dalını, örneğin şiiri seçmeye yönlendirecek ve bu konuda kendini geliştirmek için uğraşmaya itecektir. Eğer nitelikli düşüncelerle dolmuş bir zihni varsa, zaten kendini geliştirmek için çok şey yapmasına gerek kalmadan düşünceleri ona akmak istedikleri yolu gösterecektir. Zihni ifade edilmeyi bekleyen nitelikli düşüncelerle dolu ve dilediği her ifade yöntemini seçebilecek imkânı olan bir insan için bile düşüncenin yolu zorludur. Çünkü dünya üzerindeki hiçbir dil, hiçbir sembol, hiçbir renk, hiçbir nota, kısacası hiçbir ifade yöntemi, akıldan geçenleri birebir aktarabilecek kadar güçlü değildir.

Eski zamanlarda yani insanoğlu henüz rahatça ayakta durabilirken, insanlar pek çok alanda birden uzmanlaşıyorlardı; ancak düşüş gerçekleştikten sonra, hayatımızı doldurduğu için dolu sandığımız boş şeylerle uğraştık ve tek bir konudan bile tam anlamaz olduk. Örneğin eskiden bir mimar aynı zamanda bir mühendis, fizikçi ve matematikçiydi; hatta bunların yanı sıra ressam ve heykeltıraştı. Oysa şimdi, düşen insanlık, oturduğu yerden kımıldamamaya o kadar alıştı ki kolaylaştırmak maksadıyla her şeyi dallara ayırdı. Bir binayı yaparken kırk kişilik bir ekip birlikte çalışmaya başladı; biri binanın tasarımını yaparken, diğeri taşıyıcı sistemini ayarlıyor, öteki ise tesisatın geçeceği yerleri belirliyor falan filan. Binaların karmaşıklaştığı gerçeğini yadsıdığımı sanmayın sakın, ancak günümüzde (özellikle de ülkemizde) mesleğinin hakkını verebilecek mimar sayısının maalesef beş on tane olduğu gerçeğini de yadsıyamayacağım. Ben mimarlık öğrencisi olduğum için mimarlıkla ilgili örnek vermeyi uygun gördüm; ama bu örnek diğer pek çok meslek dalına da rahatça uygulanabilir.

Peki, ilerleyen zamana rağmen yaşanan bu gerilemenin, yozlaşmanın ve aptallaşmanın nedeni ne olabilir? İnsanlar bu kadar yoğunken, başlarını kaşıyacak vakitleri yokken, çocuklarını ihmal edecek kadar çok çalışıyorken, nasıl oluyor da geriye doğru gidiyoruz? Ateizmin moda olmasından ötürü pek çok insan tarafından sadece “Tanrı öldü!” lafından ibaret sanılıp bağırlara basılan filozof Friedrich Wilhelm Nietzsche, bunun olası nedenlerini şöyle açıklıyor: “Yaşamımızdaki en ayrıntılı hazırlıkları asıl görevimizden kaçmak için yaptığımızı; kafamızı, yüz göz olan vicdanımız onu sanki yakalayamayacakmış gibi herhangi bir yere gizlemeye can attığımızı; yüreğimizi sırf ona daha fazla sahip olmayalım diye nasıl devlete, para kazanmaya, toplumsallığa ya da bilime telaşla verdiğimizi; ağır gündelik çalışmaya bile, yaşamak için zorunluymuş gibi ateşli bir tutkuyla ve düşüncesizce kendimizi kaptırdığımızı, hepimiz tek tek anlardan biliyoruz: çünkü aklımızın başımıza gelmemesi daha gerekli görünüyor bize.”

Dedik ya, düşünmekten geçen yol zor diye. Ne için var olduğumuz sorusunu cevaplamak zor olduğu için amaçsızca çalışıp, amaçsızca zaman öldürüyoruz. Sabah dokuzdan akşam beşe kadar boğaz tokluğuna yıpranmak bile daha kolay görünüyor bize. Amacını yanlış belirlemiş, “toplum için” –ama varoluş nedeninden bihaber bir toplum için- varolduğunu düşünen bir sürü insanın oluşturduğu, bir takım kurumlar da bunun farkında. Korkaklıklarından dolayı, korkaklığımızı körüklemeye çalışıyorlar. Mesela, eğitim sistemlerimizi sürekli değiştiriyorlar, kısaltıyorlar; kısa zamanda işe yarar insanlar olmamızı istiyorlar; düşünmeye ve algılamaya fırsatımız olmadan mezun olmamızı, iş hayatının o göz kamaştırıcı ve mide bulandırıcı hızlı temposuna bir an önce atılmamızı sağlıyorlar ki kafamız çalışmasın, gözlerimizi açamayalım; dönen dolapların farkına varamayalım ve bir araya gelemeyelim. Düşen toplumu ayağa kaldırabilmenin yollarından biri olan eğitimcilerden ise kendi işlerine yarayan ama öğrencilere “hakiki” anlamda zerre faydası dokunmayacak “sözde” eğitimcileri yanlarına alıyorlar. Düşünmeye çağıranların ayağına ise türlü oyunlarla çelme takmaya çalışıyorlar. Çünkü kendileri düşünmekten ölesiye uzak.

“Cogito ergo sum.” (Düşünüyorum, öyleyse varım.) Decartes’ın o cılkı çıkmış, dillere pelesenk olmuş ve bununla doğru orantılı olarak da anlamını maalesef yitirmiş lafı. Bir ortamda düşünmekle ilgili konuşulan her konuda mutlaka bunu söyleyen bir cengâver çıkar; ama acaba kaçımız Decartes’ın gerçekte ne demek istediğini düşünmüşüzdür? Belki birkaçımız… Bir arkadaşım bir gün demişti ki “Ben A’yı okuyorum, haklı buluyorum. B’yi okuyorum, onu da haklı buluyorum. Ama bu iki filozof hayatları boyunca birbirlerinin düşüncelerini hiçbir şekilde bir araya getirememiş insanlar. Oysa ben ikisinin anlattıklarından da aynı derecede ikna oluyorum.” Sizce de bu, okunulan şeyin üzerinde düşünmenin eksikliği nedeniyle oluşan ciddi bir sorun değil mi? Sonuçta A da B de kendi düşünce sistemlerini oluşturabilecek kadar çok ve nitelikli şeyler düşünmüşler hayatları boyunca ve onları aktarmışlar. Ama biz hiçbir düşünsel çaba sarf edip, ufak da olsa bir düşünce sistemi geliştirmeksizin o adamın düşüncelerini emmeye hazır bir süngerler olursak, sırf iş hayatı ve sosyal hayatımızda prim yapabilmek adına tonla kitap okuyup hiçbirinin ne demek istediğini anlamazsak elbette ki ikisine de hak vermeye devam edeceğiz. Yıllarca boş şeyler için çalışıp çabalayacak, ölümümüze yakın bir zamanda da “Ne içindi bütün bunlar?” diye sorup, soruya cevap bulamadan ölüp gideceğiz. Ve tabii ki hiçbir zaman ayağa kalkamayacağız.

Asırlardır birileri nitelikli şeyler düşündü. Akşam ne yemek yapacağını değil, sevgilisine doğum gününde nasıl bir hediye alacağını değil, okuldaki çocuğun/kızın onu beğenip beğenmeyeceğini değil, hamile olduğunda vücudunun nasıl bir şekil alacağını değil, çocuğunu emzirdiğinde göğüslerinin sarkıp sarkmayacağını değil, nasıl dikkat çekebileceğini değil, hangi bara gideceğini değil, liseyi bitirince hangi üniversiteye kapak atacağını değil… Hakikate nasıl ulaşacağını düşündü. Ve bunları üzerinde yükselebilmemiz için bizlere miras bıraktı. Belki de içinde boğulduğumuz tüm gereksiz ayrıntıları doğal akışına bırakıp düşünceden bastonumuzu, önceden hakikati arayanların geriye bıraktıklarından yararlanarak yapmanın sırası gelmiştir.

Henüz dünyayı kurtaracak kudrete sahip olamasanız bile düşünerek kendinizi olsun kurtarabileceğinizi düşünmüş müydünüz? Düşünmediyseniz, düşünmelisiniz diye düşünüyorum. Peki, gerçekten var mıyım?

Rimbaud'dan

Hep zindana kapatılan o yola gelmez kürek mahkûmuna hayrandım daha çocukluğumda; görmeye giderdim konaklayarak kutsallaştırdığı evleri ve hanları; onun imgelemiyle görürdüm mavi gökyüzünü ve kırların çiçeklenmiş uğraşını; onun alınyazısını duyumsardım kentlerde. Daha güçlüydü bir ermişten, daha sağduyuluydu bir gezginden - ve o, yalnızca o! Tanığıydı başındaki aylanın ve aklının.
Yollarda, kış geceleri, barınaksız, giyeceksiz, azıksızken, bir ses kuşatırdı donmuş yüreğimi: "Güçsüzlük ya da güç: Al sana, işte güç. Bilmiyorsun nereye gittiğini, bilmiyorsun niçin gittiğini oraya. Gir her yere, yanıtla her şeyi. Bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni." Sabahleyin bakışım öylesine yitik ve davranışım öylesine ölgün olurdu ki, karşılaştığım insanlar belki de görmezlerdi beni.
Kentlerde birden kırmızı ve kara görünüyordu çamur bana, tıpkı ayna gibi bir lamba dolaştığında yan odada, bir hazine gibi ormanda. Bahtınız açık olsun, diye haykırıyordum ve bir alev ve duman denizi görüyordum gökyüzünde; ve sağda solda bir milyar yıldırım gibi yanan bütün zenginlikler.
Ama yasaktı bana eğlence ve kadınlarla arkadaşlık. Bir arkadaş bile. Öfkeli kalabalığın karşısında görüyordum kendimi, bir idam mangası karşısında, anlayamadıkları mutsuzluğa ağlarken ve bağışlarken! -Tıpkı Jeanne d'Arck gibi!- "Rahipler, öğretmenler, efendiler, yanılıyorsunuz beni adalete teslim ederken. Bu halktan olmadım hiçbir zaman; hiç Hıristiyan olmadım; işkence altında şarkı söyleyenlerin soyundanım; anlamam yasalardan; yoktur bende törel anlayış, ben bir canavarım; yanılıyorsunuz..."
Evet, gözlerim kapalı sizin ışığınıza. Bir hayvanım ben, bir Zenci. Kurtulabilirim ama, Düzmece Zencilersiniz hepiniz, sizler, manyaklar, kan dökücüler, cimriler. Tüccar, Zencisin sen; yargıç, Zencisin sen; general, Zencisin sen: Vergisiz bir içki içtin, Şeytan'ın yaptığı. -Sayrılık ateşi ve kanser etsinler bu halkı. Sakatlar ve yaşlılar öylesine saygındırlar ki, kaynatılmaları gerekir.- Bu zavallılara rehine bulabilmek için deliliğin dolanıp durduğu bu anakaradan ayrılmaktır en iyisi. Giriyorum Ham'ın çocuklarının gerçek krallığına.
Henüz tanıyor muyum doğayı? Tanıyor muyum kendimi? -Artık sözcükler yeter.- Karnıma gömüyorum ölüleri. Çığlıklar, davullar, dans, dans, dans, dans! Hiçliğe yuvarlanacağım günü kestiremiyorum bile, beyazlar karaya çıkınca.
Açlık, susuzluk, çığlık, dans, dans, dans, dans!

20 Ekim 2009 Salı

12 Angry Men

Bir filmi "spoiler" vermeksizin adam gibi yorumlayabilecek babayiğit pek azdır. 'Güzel olmuş, izlenmeli' ya da 'kötü olmuş, izlenmemeli' tarzı bir yorumdan bahsetmiyorum; filmin çekilme amacını yani alt-metnini yorumlamaktan bahsediyorum. Ben şu an için kelimelerle o "pek az" insan arasına girebilecek kadar iyi oynayamıyorum maalesef. Bu nedenle, ne kadar başarılı olduğu rahatlıkla tartışılabilecek bir deşifresini yapacağım bu filmin. İzlememişseniz okumamanız daha iyi olacaktır illa ki. Ancak şüphesiz ki bu film benim yapacağım bir deşifreyle anlamını yitirecek cinsten değil.

A.B.D. hükümet binasının ön cephesi ile açılıyor film: "Sağlam sütunlar" üzerinde yükselen üçgen yunan alınlıklı bir yapı ve o meşhur yazı: "The Truest Administration of Justice is the Firmest Pillar of Good Government." Ne kadar da anlamlı...

12 kişiden oluşan jüri bir odaya çekilip karar vermeden önce yargıç son hatırlatmayı yapıyor: "Eğer aklınızın bir köşesinde mantıklı bir şüphe varsa, en ufak bir şüphe, o zaman sanığın suçsuz olduğuna karar vermelisiniz. Ama eğer hiç şüphe duymuyorsanız ve bilinçli olarak karar verdiğinize eminseniz, sanığı suçlu bulun."


Değişik meslek gruplarından oluşan ve birbiriyle ilişkileri olmayan jüri üyeleri, 18 yaşında, hiç tanımadıkları ve babasını öldürmek gerekçesiyle sanık sandalyesine oturtulan bir gencin suçlu olup olmadığına karar vermek üzere odalarına doğru yürüyorlar. Sanığın onların arkasından nasıl baktığını görüyorsunuz ve bakışlar her şeyi anlatıyor. O bakışları gördüğünüz anda verilmesi gereken kararın ne olduğunu bir seyirci olarak biliyorsunuz ama yönetmen Sidney Lumet ve oyunun yazarı Reginald Rose'un kontrolü devralmasına izin veriyorsunuz.

Aktif olarak yer almadığımız konularda ne kadar soğukkanlı ve vurdumduymaz olabileceğimizi bilirsiniz. Belki başınıza da gelmiştir; "Bu adamın yerinde ben olsaydım delirirdim sanırım." diye düşünmenize rağmen ağzınızdan "Hayırlısı olsun baba ya!" cümlesini fırlatıverdiğiniz durumlar olur. Çeşitli sebepleri vardır bunun ve inanın bu sebeplerin hiçbiri "mantıklı" olmak zorunda değildir; ama mantıksız olmaları sizin aptal ya da kötü kalpli olduğunuz anlamına gelmez, sadece mantıklı olmak zorunda değildir. Çünkü insan denen yaratık, fiziksel ve zihinsel yapısı gereği ‘her daim’ mantıklı olabilen bir durumda değildir. Mesela sevgilinizle buluşma vaktiniz yaklaşıyor olabilir, bir organizasyona geç kalıyor olabilirsiniz, otobüsünüz kalkmak üzere olabilir ve o soğukta yirmi dakika fazladan beklemek istemiyor olabilirsiniz, takımınızın çok önemli bir maçı başlıyor olabilir... Tonlarca şey olabilir ama sonuç olarak orada bir şeylerin altına girmemek ve olaya dâhil olmamak için, psikolojik baskıların yoğun etkisiyle, "Hayırlısı" deyip masadan kalktığınız anlar olur; orada oturmak "zorunda" değilsinizdir, insiyatif kullanırsınız. Ve insiyatif kullandığınız zaman da sonuç büyük ihtimalle, az önce de söylediğim gibi, oradan uzaklaşmak yönünde olur. Üstelik uzaklaşırken ardınızda bıraktığınız insanlar da genelde yakından tanıdığınız insanlardır.

Peki, bir davada jüri üyesi olduğunuzu düşünün. Sizinle hiç ilgisi olmayan birinin hayatıyla ilgili önemli bir karar vermeniz gerekiyor ve bu karar kişinin hayatına devam edip etmeyeceğini belirleyecek. Öyle masadan kalkıp kaçmak da yok; bunu yapmaya mecbursunuz. Bu sizin vatanınıza karşı yerine getirmeniz gereken bir sorumluluk. Maksimum duyarlılık seviyeniz ne olabilir? Olaya yaklaşımınız nasıl olur? Kişinin yaşı ya da hayatı boyunca nelere katlanmak zorunda olduğu umurunuzda olur mu? Sevgilinizle buluşmanızı ya da futbol maçını bir kenara bırakıp sadece önünüzdeki bu "ölüm - kalım" meselesine konsantre olabilir misiniz? En önemlisi, “mantıklı” olabilir misiniz? "Tabii ki canım. Amma da yaptın!" dediğinizi duyar gibiyim ama hiç sanmıyorum. Bence böyle bir durumda kendini tamamen önündeki davaya verebilecek insan sayısı en fazla 12'de 1'dir! Ve şans eseri 12 kişi arasında bahsettiğim türden 1 kişi varsa hem sanık şanslıdır, hem de adaletin sağlanması ihtimali az da olsa vardır.

İşte filmde de aynen böyle oluyor. Oylama yapılıyor, 11 jüri üyesi 'sanık suçludur' diyor; sadece 1 kişi suçsuzdur diyor. 8 numaralı jüri üyesi, bir insanın hayatının onların ellerinde olduğunun farkında ve konuşmak istiyor; aklında "mantıklı şüpheler" var. Sanığın nerede yaşadığıyla, ömrünü nasıl geçirdiğiyle, ne tür zorluklarla karşılaştığıyla ilgileniyor ve bunu diğerlerine de anlatmak istiyor. 7 numaralı jüri üyesi, maça yetişeceği için her şey bir an önce olsun bitsin istiyor; 11 numaralı jüri üyesi ise bir reklamcı anlaşılan, bir ürünle ilgili bir slogan bulmuş, yanındaki jüri üyesiyle paylaşıyor; 3 numaralı jüri üyesinin oğluyla ilgili saplantı derecesinde sıkıntıları var; hepsi birbirinden farklı. Tamamen...

Karar alıyorlar; suçlu oyu veren 11 jüri üyesi, suçsuz oyu veren jüri üyesine neden suçlu oyu verdiklerini açıklayacak ve onu ikna etmeye çalışacak. Açıklamalar başlıyor ve farklılık beraberinde tartışmaları getiriyor. Aynı fikirde olanlar bile birbirine laf giydirmeye çalışıyor. Sadece 8 numaralı jüri üyesi (ki ayıptır söylemesi kendisi de bir mimar) kontrolünü kaybetmiyor. Söylenenlere tüm zihnini kullanarak cevap veriyor ve herkesin kafasına ufak ufak "mantıklı şüpheler" sokmaya başlıyor. Bu sefer gizli oylama yapılmasını öneriyor 8 numara ve yine tek suçsuz oyu veren kendisi olursa kararını değiştireceğini söylüyor. Oylar açıklanınca görülüyor ki bir kişi daha sanığın suçsuz olduğuna inanmış. Diğer jüri üyelerinin yüzleri değişiyor, sinirleniyorlar. "Bir oyunbozan daha çıktı! Ne güzel işimizi bir an önce halledip gidecektik.” diye çemkiriyorlar. Detaylara çok fazla girmek istemiyorum yoksa sanırım bütün filmi buraya aktarmış olacağım, ancak yazıyı bir sona bağlamam için söylemem gereken bir şey var: 8 numaralı jüri üyesi konuya kendisini o kadar iyi veriyor, yaptığı işle öylesine bütünleşiyor ki kimsenin göremediği minik ayrıntıları bile yakalayıp diğer üyelere sunuyor. Böylece diğer jüri üyelerinin sanığın suçsuz olduğuna dair nasıl ikna edildiklerini görüyoruz; kimi zorlanıyor ikna olmakta, kimi kolayca ikna oluyor. Bir karar veriliyor sonuçta Onlar da emin değiller doğru bir karar verip vermediklerinden, ama en azından kafalarında "mantıklı şüpheler"le ayrılıyorlar mahkemeden.
Sorgulamamız gereken şey şu: Biz bu kadar “mantıklı” yaratıklar mıyız? Yani orada 8 numaralı jüri üyesi gibi mantığına herhangi bir dış etkenin müdahale etmesini engelleyebilecek biri gerçekten olabilir mi, o adam gerçek mi? Yoksa hukuk sisteminin olduğumuzu var saydığı kişiyi mi temsil ediyor sadece?

Hukuktan, dolayısıyla da yargı sistemlerinden vs. pek anlamam. Ancak dediğim gibi bu film sorgulatıyor. O yüzden de ben anlamadığım halde, bu yargı düzeni hakkında kafa patlatmaya başlıyorum. Bizim mahkemelerimizdeki “hâkimin takdir hakkı” diye bir şeyin varlığı bile rahatlıkla sorgulanabilirken, sabah yatağın hangi tarafından kalktığı belli olmayan bir grup insanın başka insanların hayatları üzerinde söz hakkına sahip olmaları nasıl bir mantıksızlık. Şu sonuca varıyorum: Mantıksız kişilerce yaratılan sistemler, düzgün çalışabilmek için tamamen mantıklı kişilere ihtiyaç duyarlar; ortalıkta böyle kişiler olmadığı için de mantıksız kişilerce yaratılan bu sistemler hatalı işlemeye ve insanların hayatını mahvetmeye devam ederler. Ta ki... Bilemiyorum.

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ölüme Bakışa Kısa Bir Bakış

Geçen gün okulda, her zaman yaptığım gibi, orta bahçe kafeteryasının Nescafé otomatından Wiener Melange denen lezzetli içeceği alıp fakültenin önüne geldim. (Yıldız Teknik Üniversitesi'nin mimarlık fakültesinden bahsediyorum.) Orada alt dönemden olduklarını, az sonra duyacağım konuşmalarından anladığım iki genç ayaküstü konuşuyorlardı:

-Abi, Togan Hocanın babaannesi mi ne ölmüş. Ders yapılmayacak sanırım.
+Yok be abi. Taa kaç gün önce öldü o.
-Ama defni bugün yapılacakmış. Öğle namazına yetiştirseler direk ders saatine geliyor işte.
+Ahahaha. Süper o zaman lan!


















Oha be yavrularım. Oha be miniciklerim. Ne ki şimdi bu?! Size geçin Togan Hocanın 'babaannesi mi ne'nin mezarı başında ağlayın demiyorum. Sadece diyorum ki, bu yaptığınız "orospu çocukluğu"dur.

Alıntılar -2

Tehlikeli Oyunlar demişken...

"Önce hiçbir şey yoktu. Bütün evren, kelimesiz bir tekdüzelikten ibaretti. Fakat o sırada kelime icat edilmediği için, bu bölümü anlatamıyoruz. Tanrı, bir süre sonra, tekdüzelikten sıkıldığı için durgunluğu yarattı. Sonra durgun yaratıldı. Bu sıfat tek başına var olmadığı için, durgun denizler ve durgun havalar ve durgun karalar ortaya çıktı. (Sadece dilbilgisi zorunluluğu yüzünden.) Durgunluk bulut getirmediği için denizler her zaman mavi ve durgunluk havayı karıştırmadığı için dalgasızdı. Hareket olmadığı için büyüme yoktu. Ne yükselme vardı ne genişleme. Kimse kimseyi geçemiyordu. Yarışma icat edilmemişti. Ve Tanrı, Hüsamettin Tambay'ın ilk atasını, insanı yarattı."

__________________

"Henüz, her düşünceyi, aklıma gelir gelmez söylemek gibi bir yanlış davranıştan kurtulamamıştım. Kant, elli iki yaşına kadar sabretmişti: Ben sabredemediğim için, onun yazdığı bir kelimeyi bile anlamıyordum. Sandalyeye daha sıkı tutunarak, 'Düşüncelerini olgunlaştırıncaya kadar beklemelisin Hikmet,' dedim kendi kendime. Ağrılara ve kendine acımaya boş vermelisin. Biraz düşündüm ve sabrettim; sonra, 'Bizi bir de bu acımak mahvediyor albayım,' dedim. Başkalarına acımakla başlayan bu tehlikeli duygu, her zaman kendimize acımakla son buluyor. Kendimize acımaktan, başka işlere zaman kalmıyor. Acımak, ancak soyut bir düşünce olabilir. Ya da Batılılar gibi davranır insan: Acıdığı kimse için bir şeyler yapar. Buradan bir yere varır. Batılılar neden bize bunları öğretmiyor? İşin esasını bana söyler misiniz albayım?"

Alıntılar -1


Rachel Corrie'nin cesedinin önünde saygıyla eğilerek...

"Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da, ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır."  Oğuz ATAY/Tehlikeli Oyunlar


Web Statistics